25 Aralık 2011 Pazar

Vekillere de güncelleme!

Tamda Fransa' nın sözde soykırımı suç sayan yasa tasarısını oylamasına kilitlenmişti herkes. Milletimin vekilleri de... Öyle sanıyorduk!
 
Basını, medyasıyla birlikte Fransa' ya kızdık, kükredik! Yasa geçince döndük bu defa ne yapabilirizi sorgulamaya. Boykot yapalım...Yok, boykot işe yaramaz askeri anlaşmaları askıya alalım, sert cevap; büyükelçiyi çekiyoruz. Adım adım yaptırımları uyguluyoruz. Her zaman yumurtanın çıkmasını bekleriz ya!
 
Adım adım yaptırımlar açıklanırken ve konuşurken biz, iktidar vekilleride meclisin yayında olmadığı geç bir saatte adım adım vekil maaşlarını nasıl güncelleriz gibi fazlasıyla duygusal(!) konularda kafa yoruyormuş.
 
CHP biz onay vermedik, iki milletvekili imzalamış, onlarda disiplin kuruluna sevk edildi dese de meclis tutanakları grup başkanvekillerinin onayladığını söylüyor. İktidar tutanakları değiştirmediyse eğer, tüm partilerin grup başkan vekillerinin onayladıkları görülüyor.
 
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu' nun bu zihniyette olmadığı herkesin malumu. Geriye tek bir şık kalıyor. O da gurup başkanvekillerinin başkandan habersiz yasaya onay vermesi. Bu da Kılıçdaroğlu' nun etrafına tekrar dikkat etmesi gerektiğini gösteriyor.
 
Liberalizmin vahşice ilerlediği, işçinin, emeklinin, çiftçinin hakkının insafsızca sömürüldüğü, "siyasetten zengin olmayacağım, siyaseti bir iş değil bir hizmet gibi göreceğim" zihniyetini taşıyan bir liderin partisine hiç, ama hiç yakışmadı.
 
Tek çözüm, Cumhurbaşkanı Gül' ün yasayı veto etmesini beklemekte.
Eder mi...?

21 Aralık 2011 Çarşamba

Fransız kalmak!

Fransız kalmak, Fransız olmak... Bize özgü bir değim sadece. Bir olaya yabancı kalmak, bilmemek demek. Sıkça kullandığımız bu değimin muhatabı gerçekte bizleriz sanki. Neden mi?

1. Dünya savaşı yıllarında Osmanlı'yı bölme oyunlarının bir parçasıydı Ermeni meselesi. Tüm imparatorluklarda hatta ülkelerin dağılmasında olduğu gibi Osmanlı'da parçalanırken, yeni ülke kurulurken dramlar, acılar yaşandı. Ancak gerçeklere  saf dramlar üzerinden ulaşılabilir mi? Bu güne kadar Dünyada olduğu gibi Türkiye' de de liberaller tarafından meseleye yaşanan acılar üzerinden bakıldı, tartışıldı. Hem de tek taraflı olarak. Dönem koşullarında, Ermenilerin yaşadığı insani dramlar ön plana çıkarılırken Türkler hiç bir şey yaşamamış gibi davranıldı. 

Başbakan ile Baykal' ın uluslararası ortak bir tarih komisyonu kurulmasını istemesi dışında ülke olarak hiç bir şey yapılmadı. Şimdi ateş bacayı sarmış herkes bir şeyler söylemekte. Fransa soykırım iddialarını suç sayan yasayı onaylarsa vahim sonuçları olurmuş, Fransa bu hataya düşmemeliymiş... Nasıl yani? Daha önce Fransa sözde soykırımı kabul eden yasayı onayladığında ne olmuştu?

Oysa uluslararası tarih komisyonu kurulmasını istediğimiz günden beri, muhatap ülkeler tarafından kabul görmemesine karşın bunu kendimiz yapabilirdik. Dünyaca saygın tarihçileri davet edip Türk tarihçilerle ortak bir çalışma yürütebilirdik.  O dönem gerçekte ne olmuş, sebep-sonuç ilişkileri, konuya dahil olan ülkeler, Ermenistan' ın ilk Başbakanı Kaçaznuni' nin sözleri derlenip toparlanarak geniş bir hukuki boyutta eklenerek detaylı bir dosya hazırlanabilir, tüm dünyaya sunulabilirdi.

Şimdi yumurta kapıya dayanmış, herkeste bir telâş. TÜSİAD üyeleri Fransa' daymış, Gül Sarkozy' i aramış, Sarkozy telefona çıkmamış, Mecliste ortak deklarasyon yayınlanmış (daha öncede yapılmıştı), vs... Ortalık toz duman.

Fransa istikrarlı bir şekilde bu konuyu her seferinde ileri bir adıma taşıyor. Bizde her seferinde istikrarlı bir şekilde ortak deklarasyon yayınlıyoruz.

Perşembenin gelişini Çarşambadan bilmeyen kaldı mı? Asıl hedef 2015, 100. yıl!

İstikrarlı bir şekilde Fransız kalmaya devam!

23 Kasım 2011 Çarşamba

"Yan gelip yat!"

Grup toplantısında Bedelli askerliğin şartlarını açıklığa kavuşturdu başbakan. Önceden ortaya atılan vicdani ret meselesinin şimdilik(!) olmamasına sevindik. Ancak bedellininde adilâne olduğu söylenemez. 30 yaşını doldurmak kaydıyla 30 bin lira, yurtdışında yaşayanlarsa 10 bin Avro ödeyerek üstelik 21 gün eğitim almadan direk tezkere!

Cebi dolu! bir tanıdığım, yıllar önce arkadaşlarının kendilerini yurtdışında sadece 2 yıl çalışıyor gibi göstererek yurtdışında yaşayanlara tanınan 21 günlük eğitimle askerlikten yırttıklarını kendisininde bu şekilde yapıp yapmamak konusunda düşündüğünü söylemişti.

Yine aynı cebi dolular! yeni yasa ile 10 bin Avro ödeyerek 21 günlük eğitimi bile almadan tezkere alacaklar. Daha önce bedel yaklaşık 5000 Avro idi. Sözde yurtdışında yaşayanları  düşünerek çıkartılmış bu bedel gerçekten yurt dışında çalışanlar için ağır. Ağır gelmeyecek kesim, yurtdışında çalışıyormuş gibi yapabilenler. Üstelik yurt içindekilerden daha az bir fiyata.

Yurt içindekiler ne yapacak?

Önceden evlilik için para biriktiren, kredi alanlar şimdi askerlik için düşünecekler tasarruflarını. Ha! önce 30 yaşını doldurmaları, üniversite okumaları, sonra yüksek lisans falan yapmaları gerekecek. Kaç kişi yapabilecek bunu?

Düpedüz "garip gurabanın iktidarı" AKP' nin zengine kıyağıdır bu!

Zengin, 10 Avro ödeyip "yan gelip yat" acak, yoksul şehit olup toprağa yatacak!

6 Ekim 2011 Perşembe

Ne tuhaf!

Son yıllarda dış siyasette yaşananları anlamıyorum, aklım karışıyor. Düşünüyorum, işin içinden çıkamıyorum. Bir çok şey tuhaf geliyor.

Tuhaf...
Filistin' in devlet olarak tanınması için çabalıyoruz... KKTC' yi Rum' la birleştirmeye.

Ne tuhaf!
İsrail'e kimsenin yapamadığı biçimde "vanmünüt" çekiyoruz... OECD ülkelerine üye olmasını onaylıyoruz.

Ne tuhaf!
İsrail'e kızarak Arap diyarlarında bahar rüzgârlarını estirdikçe estiriyoruz... İsrail' i koruyan radarları ülkemize kabul ediyoruz.

Ne tuhaf!
Suriye'de ölenlere seyirci kalamıyoruz... Ülkemizde terörün aldığı canları seyrediyoruz. Irak'ta öldürülenlerse "demokrasi" için.

Ne tuhaf!
Ortağımız "terör" sebebiyle hangi ülkeyi vursa destekliyoruz... Biz müzakere ediyoruz.

Ne tuhaf!
Son yıllarda terör konusunda bize destek veren Suriye, İran'la düşmanız... Teröre destek veren, müzakere et diyenle ortak.

Ne tuhaf!
Dünya liderimiz var... BM' de, Filistin başkanı ve Arap liderlerde dahil kimse dinlemeye gelmiyor.

Ne tuhaf!
Komşularımızla sıfır sorunumuz olsun istedik...Sorunsuz komşumuz yok.

Ne tuhaf!
Bölgesel güç olduk... komşularımız bizi ikiyüzlü siyaset yapmakla suçluyor.

Ne tuhaf!
Daha bağımsız yargımız var... Habur' da mutluluk, şölen. Silivri' de acı, elem.

Ve ne tuhaf ki!
Daha sağlam bir hukuk devletiyiz... Hukuksuz tutuklamalar, içeri atılmalar, dinlemeler, özel hayat değil "genel, genel".

Çok tuhaf. Çoook!


20 Eylül 2011 Salı

Görüşmeye değil içeriğe bak!

Türkiye neredeyse ışık hızında  gündemi değişen bir ülke oldu. Artık bir günde bir kaç gündemi takip etmek ve tartışmak zorunda kalıyor ya da bırakılıyoruz. Geçtiğimiz hafta "bahar" rüzgârlarının estiği ülkelere gezideydi başbakan. Nasıl alâu valâ ile karşılandığı tüm gün ekranlarda ve elbette gazete manşetlerindeydi. Hatta gittiği ülkelerde bir "bahar" esintisi de kendisi yaratmak isteyerek sürekli yerden yere vurduğu 82 anayasasındaki lâiklik tanımını yaparak Araplar' ın lâik bir anayasa yapması gerektiğini öneriyordu.

Ülkende lâik rejimi yıkmanın odağı ol, git Araplar'a lâik rejim öner... Eyy  BOP sen ne büyüksün! Arap liderlerin buna tepkisi bir başka yazı konusu. Arap ülkelerinde güzel "bahar" esintileri içinde dolaşıp öğütler verirken birden ortaya bir kaset skandalı daha çıktı.

Yok,  Ergenekon değil! Generaller de değil dinlenen... MİT ile PKK 'nın Öcalan' dan sonra gelen ismi Mustafa Karası ve PKK Avrupa sorumlusu Zübeyir Aydar' ın  5. kez olduğu konuşmalardan anlaşılan görüşmeleri. Birde  İngiliz olduğu düşünülen koordinatör ülke temsilcisi var.

Kafanız mı karıştı?

Referandum öncesi, seçim öncesi Başbakan ve takımı, Muhalefet, Silivri, PKK ilişkisi olduğunu "kimler kimlerle aynı tarafta görüyorsunuz değil mi" diyerek ima etmiş ve oy almıştı. Hatta PKK' yı Ergenekon' un kurdurduğu ve yönettiğini söyleyecek kadar ileri gidiyordu medyası. Şimdi bu kasetten öğreniyoruz ki Başbakan özel temsilcisini gönderecek kadar yakın temastaymış. Temasıda kimseye bırakmamış meğer. Asıl kimler kimlerle görüşüyormuş görüyorsunuz değil mi?

MİT yetkililerinin konuşmalarından anlaşılıyor ki, PKK ile güven tazeleme yolunda tölerans ve iyi niyet gösterilmiş, bunun sonucu olarak PKK şehirlere kadar her yeri bomba ile doldurmuş ve bunu da MİT-AKP biliyormuş. Ayrıca  "sırf PKK ya verilen bir takım sözlerin tutulması adına"  Habur' da hukukun yerle bir edildiği itirafını da öğreniyoruz konuşmalardan.

PKK-MİT "müzakere" kasetinin ortaya çıkmasına, toplumdaki tepkisizlikte eklenince  iktidarın Ergenekon, Balyoz operasyonlarını neden yaptığı net ortaya çıktı. Toplum mühendisliğinin en ağırı ve şiddetlisi kasetteki, " talepler arasında Öcalan'ın serbest bırakılmasından yeni anayasaya kadar geniş bir skala var. Bunların 3-5 ayda yapılması imkânsız. Toplumun hazırlanması gerekir" cümlelerinde görülüyor.

Türkiye' nin  sürekli artan ağır bir psikolojik savaş yaşadığını vurgularken tam da muhalefetin karşı psikolojik savaşa geçmesi için çıkmış fırsatı kullanmayıp "görüşülmüş olması değil, yalan söylenmiş olması önemlidir" demesi ilginçtir. Yalan söylenmiş olması elbette önemlidir ancak çok daha önemlisi konuşmaların içeriğinin deşifre edilerek şehitlerimizin kanı pahasına kimin kimlerle hangi pazarlık içine girdiği, bu pazarlıktan şimdiye kadar ülkenin ne kazanıp ne kaybettiğinin  toplum nezdinde ortaya konmasıdır.

Sürekli  Başbakanın belirlediği gündemleri tartışmaktan yoruldu bu ülke, bu insanlar. Alın size gündem.
Sesim duyuluyor mu!?



31 Ağustos 2011 Çarşamba

Bayram gelmiş neyime!

Malumunuz Ramazan Bayramı ve 30 Ağustos Ulusal Zafer Bayramı aynı güne denk geldi. Dini bayramımızı ve milli bayramımızı gururla birlikte kutlamak isterdim. Tüm tanıdıklarımın Ramazan Bayramını kutladım kutlamasına da Zafer Bayramımız kutlu olsun diyemedim. Kimseye de kutlama mesajı yollayamadım...

Nasıl yollayayım ki? Kanla, canla çizilmiş ülkemizin ordusu, komplolarla, düzme delillerle, kim oldukları belirsiz sözde gizli tanıklarla, özel mahkemelerde yargılanıyor, ve neyle suçlandıklarını bilmeden yatıyorlar. Terörle müzakere yapılırken, terörle gerçekten mücadele etmiş subay ve generallerin tutuklanmalarına en çok kimler seviniyordur?

Bu tutuklamalar sanki "yüz yılın davası", sanki yüz yılın intikamı, yüz yılın karın ağrısı. Ülkemiz üzerine kurgulanan oyunların tek ve en güçlü engeli görülen TSK' nın, tam bağımsızlık, ulusal bütünlük diyen Atatürk ordusunun  "lağvedilmesi" sanki. Başarıldı mı sanki..?

Bu gün, Zafer Bayramı kutlamalarını ilk defa Başkomutan Gül kabul etti. İyi de kutlamalarda mı başkomutanı göreceğiz sadece? Sadece kutlama başkomutanı mı olacak sayın Gül? Her cepheden saldırı yapılan, toplum nezdinde güvenilirliği düşürülen hatta tamamen "lağvedilen" ordunun komutanı, tüm bunları  görmezden gelir, ses çıkarmazsa başta o komutanın güvenilirliği olur mu?

Başta çuval, göğüste taşınan kızıl haç nişanı olduğu sürece Türk Ordusunun komutanı nasıl olunur?  Olunursa, o ordu özgür Türkiye' nin özgür ordusu olur mu?  Bu durumda  Zafer bayramını nasıl kutlayabilirim? Kutlayamadım işte...! Canını vermiş özgür askerlerinin, özgür ülkenin bayramıydı Zafer!

Dostlarım! medyası, sivili, ordusu savaşmadan  işgal edilmiş bir ülkede Zafer Bayramını kutlayamadım.

Ramazan Bayramınız kutlu olsun!

6 Haziran 2011 Pazartesi

Öfke sanatını öğrendik mi ne?

Başbakan 2008 yılında birazcık medya tarafından öfkeli konuşmakla eleştirilince, "Öfkeli olduğumu söylüyorlar. Öfke de bir hitabet sanatıdır." demişti. Öfkeli konuşmanın bir sanat(!) olduğunu böylece öğrenmiştik.  Sanatsa gerçekten, Başbakanın bu sanatı(!) çok iyi icra ettiğini söylemeliyim. Üstelik 9 yıldır yeteneğinden bir şey kaybetmek bir yana, fevkalâde geliştirerek.

"Ananı da al git" den,  alçak, şerefsiz, namerte ...

9 yıldır din, kimlik üzerinden yürütülen politikaların sonucu ülke tamamen gerilmiş durumda. Bunu görmemek için kör, sağır olmak gerekli. Oysa siyaset germe değil, birleştirme, anlaşmazlıkları, sorunları çözme sanatı değil miydi? Gerilen toplumu yumuşatmak yerine bölmenin, kamplaştırmanın ve kamplaşmalar üzerinden siyaset yapmanın, yapan parti haricinde ekonomiye, ülkeye, millete ne gibi yararı olacaktır anlamış değilim.

Kimlik, din siyasetiyle ekonomik, sosyal sorunlarına çözüm bulunmayan halk, önce demokratik tepkiler vermek istedi. Tekel işçileri Ankara' da kış ortasında gazla, suyla havuza döküldü. Öğrenciler şifre protestosu yapmak istedi, yine gaz, yine şiddet.. Adeta açık hava galerileri gibi görülen protesto alanları Başbakanın "hitabet sanatı" nı kendine bağlı güçlerle uygulamalı göstereceği en mükemmel yerlerdi kuşkusuz!

Böylece insanlarda Başbakana hitap etmenin sanatını öğrendiler ve seslerini duyurmak için öfke sanatını kullanır oldular. Artık tepkilerini Başbakanın anladığı "hitabet sanatı" yla göstermeye başlıyorlar. Hem meydanlarda pankartlarda hem de protestolarda çeşitli versiyonları görülüyor. Elbet sanatın ilk mucidi ve icra edicisi altta kalmayacak. O da sanatını konuşturacak. Öylede yapıyor. İşte üllke bu halde seçimlere gidiyor. Hangi parti galip gelirse gelsin öfkenin bir hitabet sanatı olduğunu düşünen zihniyetin  yönettiği ülkede, halk öğrenmeye görsün o sanatı.

Öfke sanatıyla hitap etmeye, konuşmaya başlandı mı bir ,kimse üstüne ne sanat(!) yapabilir ne lâf söyleyebilir. Sanatın mucidi bile!


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Seçimlerden sonra 10 misli..

Bülent Arınç, hafta sonu Diyarbakır ziyaretinde demokratik açılıma yönelik, "12 Haziran'dan sonra daha güçlü geleceğiz ve bugün bu sorunların çözümü için yaptıklarımızın 10 mislini yapacağız." şeklinde konuşmuş. Erdoğan' ın "kürt meselesi yoktur, kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır" sözünden hemen sonra. Bu sözle seçimlerden önce ne söylemek istediğini anlatmasını beklemek safdillik olur sanırım.

Yapmayı düşündükleri yeni anayasa hakkında da detaylı bilgi vermiyorlar. Neden?... Neden Türkiye' nin önünde duran en önemli meseleler konusunda halkı bilgilendirerek oy istemiyorlar? Bu konularda gerçekleri konuşurlarsa bırakın iktidar olmayı meclise bile girebilecek oyu bulamayacaklarını mı düşünüyorlar? Başbakan sözde herkesin fikrini alacağını göstermek için daha önce "STK' lardan fikir alacaklarını" söylemişti.

TESEV, TÜSİAD ve BDP ayrı ayrı birer anayasa taslağı hazırladı. Ayrı ama neredeyse tek elden yazılmış gibi. "Demokratik anayasanın" hiç bir etnisiteye ve ideolojiye dayanmaması gerektiğinden hareketle, üçünde de Türkiye Cumhuriyeti' nin yapısını ve kuruluş felsefesini anlatan yani Türkiye' nin temeli demek olan  ilk üç maddenin değiştirilmesi isteniyor. Öyle ki, bırakın bölgesel özerklik ya da federasyonu bir kaç şehrin bile birleşerek özerklik kurmasından bahsediliyor.

Anayasada bir ideoloji olmasın derken kast edilen elbette Atatürkçülük...Zaten BOP çerçevesinde pek çok değer gibi o da epey bir "ılımlı" laştı.

Şimdi AKP' ye ve Erdoğan' a sormak gerekiyor. İktidar olursanız yeniden yazacağınızı söylediğiniz anayasa nasıl bir anayasa olacak?
TESEV, TÜSİAD ve BDP' nin hazırladığı anayasadaki görüşlerin ne kadarını dikkate alacaksınız?

Ve...
Kimleri "tatmin" edeceksiniz?

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Arap baharı(!)

Ortadoğu' daki isyanlar, halkın demokrasi(!) istekleri, Arap baharı olarak görülüyor, gösteriliyor. BOP eşbaşkanlığı görevi verilen Türkiye' ninde içinde bulunduğu uluslararası güçler eliyle silahta dahil olmak üzere, psikolojik, ekonomik  baskılarla soğuk savaş dönemi diktatör rejimler yıkılacak, yerine demokrasi ve özgürlük gelecekmiş(!) Oysa o diktatörler soğuk savaş boyunca ABD' ye hizmet etmemişler miydi? Sorun; rejimlerde değilde, soğuk savaş sonrası dönemde rejimlerin ABD karşıtı siyaset izlemeleri olmasın!

Sudan bölündü. Mısır' da Mübarek gitti, askeri rejim geldi. Libya' da Kaddafani' nin gitmesi, Suriye' de Esad' tan acilen reform(!) yapması isteniyor. Esad giderse Suriye' nin bölüneceğine kesin gözle bakılıyor.

Saddam' ın asılmasıyla Irak' a demokrasi gelmişti zaten şimdilik ikiye bölündü.
Öylesine demokrasi, öylesine insan sevdalısı olan uluslararası güçlerce, sırf demokrasiye bir an önce kavuşmaları için muhaliflere silahta dahil olmak üzere her türlü yardım yapılıyor.

ABD karşıtı rejimlerin yıkılması, bölgenin yeniden ABD çıkarına düzenlenmesini sağlamak amacıyla hangi yalanlar söyleniyor?
Demokrasi, özgürlük, reform! Bu kelimeler siyasette en çok başka hangi ülkede kullanılıyor? Türkiye' de.

Türkiye daha önce AB müzakere kapsamında bazı reformlar yapmıştı, yetmez deniyor. Mübarek' e, Esad' a, diğerlerine dendiği gibi.
Anayasa' nın ilk üç maddesi dahil tamamen yeniden yazılması isteniyor, Irak' ta olduğu gibi.

Peki Türkiye' de bir halk ayaklanması olasılığı var mı?
Defalarca provasını gördük. 

Bir ayaklanma durumunda "Arap baharı" nın gelmesi için yanında yer aldığımız batılı güçler  ne tavır takınırlar?
"Halkın taleplerini yerine getirin, acilen daha fazla reform yapın".

Ya değişmesine yardımcı olduğumuz batı yanlısı yeni Arap liderler?
"Biz ileri demokrasiyi geçtik, sizde geçin, baharınızı yaşayın" derler mi?

BOP haritasını canlandırın gözünüzde.
Derleeeer, derleer...

23 Nisan 2011 Cumartesi

Ya ulusal egemenlik?

Atatürk, milleti ile Kurtuluş Savaşı' ndan zaferle çıktıktan sonra egemen ve her bakımdan tam bağımsız yeni bir Türk devletini, 23 Nisan 1920' de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışıyla kuruyor, bu zaferi hatırlanması, gelecek kuşaklara ilerleterek taşınması için çocuklara bir bayram olarak armağan ediyordu.

Ulusal egemenlik bayramı oldu, çünkü artık kişi değil Millet söz sahibi ve başka ülkelerin işgali, mandası söz konusu değildi. Çocuk Bayramı oldu, çünkü her Milletin geleceği çocuklarıdır ve Ulusal egemenliği, bağımsızlığı gelecekte yüceltecek olanlardır.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı' nı  yıllarca statlarda çocuklarla kutladık. Büyük organizasyonlarda yaptık dünya çapında. Dans ettik, şarkılar, marşlar, şiirler söyledik...Çok eğlendik!

Çocuk Bayramı kısmı tamam... Ya Ulusal Egemenlik?

AB' ye müzakere tarihi aldığımız, henüz üye olmadan egemenliğimizi devrettiğimiz için sevindik. Ekonomik pazarımızı sonuna kadar kuralsız ve sınırsız açtık.
Terörle mücadelemizi  ABD' ye danıştık, söylediler nasıl mücadele etmemiz gerektiğini. Bizim için uygun görülen yöntem müzakereydi, yapıyoruz hamdolsun!

Çuval!... Kim unutabilir çuvalı? Ordunun terörle mücadele etmemesi üzerine anlaşma yaptık...
"Benim görevim ülkemi pazarlamak" bile dendi açıkça. " Süpürmeyin, kullanın" diyen zihniyeti baş tacı yaptık. Kullanılmaya karşı çıkanları zindanlara attık.
Ulusalcı olmayı modası geçmiş bir kavram, hatta tehdit saydık. Fabrikalar, limanlar işgal edilmedi. Sattık!

Tüm çocukların 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlu olsun.
Ulusal Egemenlikse, kutlamak üzere tekrar kazanmamız gerekmekte!


21 Nisan 2011 Perşembe

"Demokrasi treni" Ortadoğu'ya mı?

Seçimlere iki aydan daha az bir süre kala ülke yine karıştı. Bankalar, itfaiye ve polis araçları  yakılıyor. Dışarıdan bakıldığında Ortadoğu'dan farklı bir görüntü mü izlediklerimiz?  İmralı'dan verilen "sivil itaatsizlik yükseltilmeli"  mesajıyla bahane arayan terör sempatizanları YSK kararıyla birlikte sokağa çıkarak, yakarak, yıkarak demokrasi (!)  istiyorlar. Böyle de istemeye devam edecekler gibi. Herkes başbakan ne diyecek diye bakıyor, bulana aşkolsun!

Oysa bir kaç gün önce YGS' deki şifre olayını protesto eden öğrencileri "bizde karşılarına 5-10 bin öğrenci dikebiliriz" diye kükreyerek nasıl da tehdit etmişti? Libya lideri Kaddafi' nin muhalefet gösterilerine karşı yandaş gençleri sokağa çağırmasını anımsatır gibi.

İsrail Cumhurbaşkanı Perez'e "vanmünüt" çeken, AB' ye rest çeken, muhalefete mangal üstünde kül bırakmayan, bir vesileyle her gün ekranlara çıkan başbakanın, ayaklanma provalarını anımsatacak eylemler için sesini çıkartmak bir tarafa ortadan yok oluvermesi merak konusu.

Seçimlere dönük İmralı' dan gelen son mesaj "iktidar kim olursa olsun haklar alınıncaya kadar sivil itaatsizlik yükseltilmeli" şeklinde. Ee, bunun için epey bir prova yapıldı, yaptırıldı!

Düşünmeden edemiyorum... Bir çok kereler BOP eş başkanlığıyla gurur duyanların misyonu bu muydu? Yani Türkiye' yi, İmralı ile görüşerek, pazarlık yaparak Ortadoğu' daki olayların yaşandığı günlere getirmek. AB' ye giriyoruz derken Ortadoğu' ya çekmek!

" Sivil itaatsizlik"; Ki bu sivil ayaklanmadan başka bir şey değildir. Türkiye' nin geneline yayılırken, Ortadoğu' da değişen ve "halkın istediğini yapın" diyerek desteklediğimiz ABD taraftarı liderlerin, yarın Türkiye' ye "halkın istediğini yapın" demeyeceğini kim garanti edebilir?

BOP haritasını hatırlıyorsunuz değil mi?


14 Nisan 2011 Perşembe

En büyük rakip!

Bir yakınımın  sağlık sorunu sebebiyle Türkiye' deydim. Bu arada küçük çaplı bir istatistik yapma şansım oldu. Konuştuğum kişilerden çıkardığım sonuç genellikle CHP, MHP' ye oy verecekleriydi. Hatta "AKP gitsin de kim gelirse gelsin" diyenleri duydum. Ancak beni şaşırtan, oy vermeyecek olsalar da AKP' nin kazanacağını söylemeleri.

Neden böyle düşünüyorsunuz diye sorduğumda; İktidarın yaygın medya, iletişim araçlarını ve devlet imkânlarını kullanarak istediğine halkı inandırdığını söylediler. Tabii birde bilgisayarlı seçimin güvenliğine hiç mi hiç inanmıyorlar. YGS' de yaşanan şifre olaylarının güvensizliklerine tuz biber olduğu kesin. Her ne kadar iktidar "tatmin" olsa da halkı tatmin edemedi.

Bugün üzerinde durmak istediğim AKP' nin kazanacağı konusunda insanlarda ki karamsarlık. Elbette bu karamsarlık moral motivasyonu fazlasıyla düşürebilir. Bununda sandığa yansımaması beklenemez. Muhalefetin birincil olarak üzerinde durması gereken konu kafalardaki bu karamsarlığı yıkmak, iktidar imkân ve olanakları ne olursa olsun halkın karşısında hiç bir gücün duramayacağı inancını yükseltmek olmalı.

Önce parti inanmalı ki, CHP yönetiminde bu inanç ve azim görülüyor. Teşkilatlarıyla birlikte halkıda inandırmalı. İnanç, motivasyonu tetikleyici önemli bir unsur. Sadece yönetim kadrosunun çabasıyla iktidar olunamayacağı bilinmeli. Moral-motivasyon ve elbette sandık güvenliği en büyük rakip ve seçimin kaderini belirleyici hayati iki konu.

Fayda sağlayacağına inandığım, toplum ve siyaset psikolojisi konusunda uzmanlarla çalışmanın önemine hâlâ inanıyorum. Siyaset bir algı ise, ki öyle. Neyin, nasıl söyleneceği, tavırlara  hatta mimiklere kadar dikkat çekerken başarıya inanma duygusunu yükselten bir yol haritası belirlemek en doğru  strateji olacaktır. Önce inanmak, dikkat çekmek ve inandırmak.  Bana göre iktidar olmanın üç kuralı.

Umarım üç kural unutulmadan çalışmalar yürütülür.
13 Haziran' da  sıcak ve aydınlık bir yaza merhaba demek arzusuyla tüm adaylara başarılar.

4 Mart 2011 Cuma

BOP-faşizm ortaklığı

Dün yine bir "Ergenekon" dalgası haber kanallarını sardı. Gözaltına alınanlar, yine sözde "Ergenekon" un medya ayağı. Dink cinayetinin medyada yer alamayan yönlerini, cinayeti Türkiye' ye karşı siyasi malzeme olarak görüp vatanseverlere saldırma aracı olabileceğinin heyecanını duyan onu çok sevenler (!) tarafından aynı heyecanla üzerinde durulmadığı kadar, cesurca araştıran, ihmali olanların iktidar tarafından korunmakla kalmayıp terfi ettirildiğini "Dink cinayeti ve istihbarat yalanları" adlı kitabında ortaya koyan Nedim Şener ve emniyetteki cemaat örgütlenmesi üzerine henüz yayınlanmamış kitabın sahibi Ahmet Şık. Bu vesileyle yayınlanmamış kitap yüzünden gözaltına alınmayı "ileri demokrasi" de ilk defa yaşadık. Bu kadar "ileri"si yeter artık dedirtmiyor mu?

Ergenekon tutuklularına bakıyorsunuz, ortak özellikleri bir şekilde AKP'ye ve cemaate dokunmuş olmaları. Dalgaların ilk günlerinde "çok büyük, çok ciddi bir dava, amaç ulvi, önemli deliller olmasa tutuklama kararı verilmezdi, yargıya saygı duymalıyız" diyen en sıkı iktidar yanlıları bile davanın geldiği noktada savunacak bir şey bulamıyor, "sürecin bir an önce sonuçlandırılması gerekmektedir, asıl olan özgürlüktür, şüpheler oluşmaya başladı" gibi konuşmalar yapmak zorunda kalıyorlar. Onlarda işin yolundan çıktığını ve farklı amaçlar için kurgulanmış bir dava olduğunu görmüş olabilirler mi? Öyle ise geç kalmadılar mı? Aydın demek, gazeteci demek topluma ayna tutan demekse eğer; toplumdan çok fazla geri kalmadılar mı?
Elbette her dalgadan sonra mikrofonlar iktidara dönüyordu ve yine öyle oldu. İktidar erkini ellerinde tutanlar her dalga tutuklamalarda olduğu gibi  "yargının yürüttüğü bir operasyondur. Yargıya müdahele anlamını taşıyacak bir şey söyleyemeyiz" dediler. Gerçekten öylemi? Bağımsız yargının tesis edilmesinde ellerinden geleni yaptılar mı gerçekten?

"Ben bu davanın savcısıyım" diyen kimdi?
" Ergenekon operasyonu kararı  Busch-Erdoğan görüşmesinde alındı" diyen, hücrelerini bilecek kadar iktidara yakın gazeteci Fehmi koru değil miydi? En ufak bir söze, eleştiriye dava açan başbakan dava açtı mı, yalanladı mı?
"Ergenekon" operasyonu ile ilgili olduğu iddia edilen belgelerin deşifre edildiği ve adeta TSK' yı vurma silahı olarak faaliyet yapan gazetede "iktidar ve emniyet belgeleri elde etmemizde yardımcı oldu" diye yazan Yasemin Çongar değil miydi?
Fehmi Koru'da olduğu gibi ne bir dava açıldı ne de yalanlandı.

3 yıldır neredeyse tüm medya, basın organlarında Türk Silahlı  Kuvvetleri  acımasızca psikolojik bir savaşın hedefi olurken, kalemler silah olarak kullanılırken tek söz etmeyen başbakan hukuksuz yargılama yapılıyor eleştirilerine karşı, artık "benim yargım" olacak ki hemen savunmaya geçiyor.

Mikrofonlara, "yargının işi biz talimat vermiyoruz, yargının sonucunu bekleyelim, suç ispat edilmedikçe kimse suçlu ilân edilemez" diyen iktidar ve başbakanı, mitinglerde  davayı seçim propagandası yapmaktan "bakın çeteleri çökertiyoruz, darbecilere hesap soruyoruz, bizi seçmezseniz darbe olur" imasıyla halka korku salarak oy devşirmekten sakınmıyorlar. Yaşanan acıları, aslında inanmadıkları düşünceleri  ağlayarak oy malzemesi yaparken, eleştirilere "siyasi malzeme yapılamaz" nutukları atmaktan geri durmuyorlar.

Kim ne derse desin Henri Barkey' in 26 Mart 2003 tarihli " Dehşetle Flört" ismini verdiği 1 Mart tezkere görüşmelerinin arka perdesi ve sonrasında neler olacağı değerlendirmesini okuduğum günden beri AKP'nin ülke yararına deyip aldığı hiç bir kararın AKP tarafından alındığına ve ülke yararına olduğuna inanmıyorum... AB'ye üyelik için müzakere tarihi alındığı günlerde Barzani' ye bağlı bir sitede çıkan yazıyı okuduğum günden beri AB yalanına inanmadığım gibi. Yapılanlar ve "ileri demokrasi" olarak gösterilenler BOP- Faşizm ortaklığından başkası değildir.
Ne demişti başbakan? Win- Win...
Not: Yazının sonuna geldiğim sırada başbakanın sesi duyuluyor; "Biz savcıda değiliiiz! hakimde değiliz!"

22 Şubat 2011 Salı

Afiyet olsun!

"Yetmez ama evet" dedi Türkiyem daha çok demokrasi, daha çok özgürlükler için. Başbakanımızda, yetmeeez! "ileri demokrasiye" geçiyoruz" dedi...Dedirtenlerde  diyenlerde  mutlu mu, mutlu. İktidar halkı kandırıyor dedikçe muhalefet, tüm yağlı basın tarafından içe kapanmacı, ,özgürlüklere karşı olarak gösterilmiyor muydu? Dedik halk aldanmaz. "Aldatan ,aldanan olmayacağız" diyen iktidarımız var ya! Belki biz yanılıyoruzdur.

Bu defa darbeciler yargılanacak diye "evet" diyenler koşa koşa, İnanarak, huzurla  gittiler dava açmaya.
Mahkeme "görevsizlik" kararıyla dosyayı  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı dava açılsın derse Evren yargılanabilecek - miş(!) Savcılıklara koşanlar daha ilk adımlarında hayal kırıklığına uğradılar. Bütçe görüşmeleri sırasında ise  yapılan yasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlarının maaşına zam yapılarak 11 bin 400 lira olan Evren'in maaşı 12 bin 300 liraya   çıkıverdi. Bizde hesap sorma böyle olur dedirtecek cinsten!
HSYK üyelerine "demokrasi " adına kükreyenlerden,  "savcı" lığa soyunanlardan, meclis konuşmasında hesap sorulacağını, öldürülen ülkücü bir gencin  mektubunu ağlayarak yarısını okuyan, halkı inandırmaya çalışanlardan  tık yok.
Referandum günlerinde "evet" dedirtmek için günlerce "darbeciler artık yargılanabilecek, hesap sorulacak" diye yazan, konuşan, günlerce programlar yapan  basında, medyada çoktan  unuttu, unutturdu darbecilerin neden yargılanamadığını...Yargılanmayacaklarını!

Başbakanı protesto eden öğrencilere polisin müdahelesinde ise tam anlamıyla "ileri demokrasi" nin  ne menem bir şey olduğunu açık seçik gördük. İstanbul Emniyet Müdürü Çapkın, aşırı güç kullanıldığı şeklindeki soruları, " Her ne kadar üzülsek bile demokratik haklarını kullanırken herkes yasalara riayet etmek zorundadır." şeklinde cevapladı. Slogan atma haricinde, molotof atmayan,  ellerinde silah olmayan, yakıp yıkmayan,  askere-polise saldırmayan  öğrenciler...Gençler...Geleceğimiz... Ne yapmışlardı da polis tarafından dövülerek, gaz sıkılarak müdahelede bulunulmuştu? "Vurmayın !hamileyim!" diye bağırmasına, yalvarmasına rağmen genç kadın, hangi suçu sebebiyle doğmamış bebeğinin  tekmeler sonucu karnında öldürülmesini hak etmişti?

"Büyük ümitlerle yolladığınız çocuğunuza maddi, manevi her şeyi sağlıyorsunuz. Ancak oğlunuz eylemlere katılıyor. Çocuğunuza sahip çıkın " diye yazan mektuplar da gönderilmeye başlandı öğrenci ailelerine. Protestoya katılan öğrencilerin adres bilgilerine nasıl ulaşıldı? İyi bir üniversite-polis işbirliği örneği. Hani referandumda evet den sonra kişisel bilgi güvenliğinin sağlanması daha güçlü işleyecekti? "Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok. Senin oğlunda iş buluvermeyiversin" diyen zihniyet, iş bulma garantisi olmayan  üniversite öğrencilerini dövdü. Tekme tokat, bayıltana, karnında bebeğini öldürene kadar.
"İleri demokrasi" nin ne olduğunu çok iyi anlamış olduk. Başbakan, bakanları, politikaları dışında her şeyin  ve her kesin protesto edilebilmesi  özgürlüğü. Anlama zorluğu çekenlerimize anlayana kadar örnekleri sergilenecek gibi görünüyor.

Vatandaşa öfkeli demokrasi, işçiye , sulu, gazlı demokrasi, öğrenciye,  dayaklı, gazlı demokrasi, terör propagandası yapanlara, bayrağa, ülkeye sövenlere, Habur'a   seyirci demokrasi...

Ortaya karışık, soslu "ileri demokrasi." Yemek isteyenlere afiyet olsun!


9 Şubat 2011 Çarşamba

Vurun Batum' a..

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, bir lâf etti  kıyamet koptu. ABD Irak' ı işgal ederken, binlerce müslümanı öldürürken  Türkiye'nin dikkatini başka yöne çekmek için sabah akşam ülkeyi AB hülyalarıyla yatırıp kaldıran, 2007' den beride düzmece, "sehven" belgelerle TSK' ya hakaret eden, aşağılayan, dalga geçen, fonlarla beslenen  güruh, bir anda Batum' a saldırıya geçti. Üstelik her TSK açıklamasına "ordu siyasete girmemeli, ağzını açmamalı" dediklerini unutup "TSK çok haklı" diyerek...Yoksa TSK eleştirisi değilde Batum' un ABD vurgusu mu çileden çıkartmıştı bu güruhu?

1 Mart 2003 tezkeresinin reddinden sonra ABD' nin TSK' ya kızgınlığı yalan mı?
TSK' nın o dönem ki generalleri, her ne olursa olsun terörle mücadele etmek, çıkabilecek kaostan Türkmenleri korumak için K. Irak'a ABD' den bağımsız bir şekilde gireceklerini söylemeleri yalan mı?
CHP' nin ısrarıyla mecliste alınan K.Irak' a girmeyi sağlayacak tezkereyi, başbakanın TSK' ya vermediği yalan mı?
Aynı yaz K. Irak' taki askerlerimizin başına çuval geçirilmesini hazmetmekle kalmayıp " Müzik notası mı?" diye dalga geçmedik mi?
2004' ten itibaren de tekrar terör sarmalına itilmedik mi?
En ufak sabır örneği göstermezken,  terör eylemlerinde onlarca can giderken peygamber sabrı göstermedik mi?
Terörü "ortak düşman" ilân edip ortağımızın tavsiyesiyle terörle mücadele koordinasyonu kurarak yıllarca oyalanmadık mı?
Sonunda  meğer terörle müzakere koordinasyonu olduğunu anlamadık mı?
Tepkiler çoğalınca kışın ortasında K. Irak'a girip ABD'nin "get aut" (çık dışarı) demesiyle 6 günde dönmedik mi?
Varlığı, varlığımıza tehdit olacağı herkesçe bilinen K. Irak' ta bir devletin oluşması için elimizden gelen yardımı yapmadık mı?
"Tek terörist kalmayıncaya kadar mücadele" den, bu iş silahla çözülmüyor masaya oturmak gerekir düşüncesine getirilmedik mi?
Artık kırmızı çizginin "K" sından bahseden var mı?
Tüm bunlardan sonra orduya güven %90' lardan % 60 lara düşmedi mi?
Ortak özellikleri BOP siyasetine karşı çıkmak olanların "sehven" delillerle Silivri "Guantanamosu" na tıkmadık mı?
Henüz mahkemece suçu kanıtlanmamış kişiler üzerinden "darbeci ordu, AKP' yi yıkmak istiyorlar, kötülüklerin merkezi TSK, çetelerle mücadele ediyoruz, AKP' yi seçmezseniz darbe olur ha!" propagandası yapılmasını izlemedik?
Haklarında açılan davaları gururlarına yediremeyen subaylarımızın intiharlarını görmedik mi?
Yasemin Çongar'ın "Ergenekon belgelerini iktidar ve emniyet verdi" yazısını okumadık, Fehmi Koru' nun Ergenekon operasyonu Busch- Başbakan kararlaştırdı demesini  duymadık mı?
27 Nisan muhtırasını yazıp iktidarın, "kâğıttan kaplan" görünmesini sağlayarak Arınç' ında ifade ettiği " %15 haksız oy"u sağlamadık mı?
" Asimetrik, psikolojik savaş, hukuka saygılıyız" açıklamalarını tekrarlamadık mı?

 Batum ne demiş?
" ABD TSK' nın içini oymuş oymuş bir anda çökerttiler!" TSK' ya hakaret!, darbe çığırtkanı!...
Hemen Silivri' ye yollayalım! Yatsın yıllarca, öğrensin "ileri demokraside" ne konuşup ne konuşamayacağını!
Vurun Batum'a..! Yaşasın "ileri demokrasi!"

2 Şubat 2011 Çarşamba

CHP belediyeleri ve seçim

Geçen yazımda  seçimlere dönük olarak  milletvekillerinin "kar ve soğuk yutma" sından  bahsetmiştim. Peki, yerel yönetimlerde neler yapılmalı?  CHP il, ilçe belediyelerinde başarıyı sağlamak için süregelen belediyecilik anlayışının içinde mi çalışmalarını sürdürmeli yoksa bilinenin dışına mı çıkmalı? Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu'nun  "halka inmek, toz yutmak" anlayışıyla uyumlu olarak  CHP belediyelerinin de elbette ikinci görüşü benimsemesi daha doğru olacaktır. Bu anlayışı tavandan tabana benimsemeden, benimsetmeden  tam başarı sağlamanın mümkün olamayacağı açıktır.

Belediye başkanları, seçim zamanları dışında da  belediye binalarından çıkmalı, sürekli halkın içinde olmalı, makam otolarından inmeli, çarşı pazar dolaşmalı, evlere, kahvehanelere, camilere girebilmeli. Yani "çamur yutmalı"...

Bildiğim kadarıyla  halkla buluşmayı sağlamak amaçlı belediye binalarında haftada bir halk günleri düzenlenmekte. Halk günlerine kimi zaman başkan kimi zamanda danışmanlar katılarak istek, talep ve sorunlar dinlenmekte. Sorunların, taleplerin  ne derece gerçekleştirildiği ise meçhul! Bu toplantılar, içi sıcak ancak  "resmi"  olması sebebiyle  soğuk belediye binaları yerine halkın bulunduğu  ortamlarda çok rahatlıkla yapılabilir.

Öncelikle güvenilir, insani ilişkileri güçlü sevilen kişilerden mahalle sorumluları görevlendirilir. Sorumlular birebir komşularıyla diyalog içinde olacağından halkın düşüncelerini öğrenmede ,tansiyonunu ölçmede mahalle sorumlularının vereceği raporlar gerçeğe en yakın tabloyu oluşturacaktır. Yine mahalle sorumluları ve belediyelerce ortaklaşa çalışılarak belediye binalarında yapılan halk günleri mahalleye taşınabilir. Belirlenen kahvehanelerde yapılacak toplantılar, "soğuk"  binalarda yapılan toplantılardan daha sıcak ve verimli geçecektir. Üstelik insanlar kendi mahallerinde, bir anlamda evlerinde olmalarının verdiği psikolojiyle daha rahat hissedeceklerdir kendilerini. Bu toplantılarda  belediye başkanı bizzat ve mutlaka olmalı!

Kahvede, evde , içilen sıcak bir çay, paylaşılan bir lokma kek eşliğinde zaman sınırı konulmadan  samimi bir atmosferde  yapılan toplantılarda daha çok halkın konuşabilmesine, sorunlarını rahatlıkla anlatabilmesine  izin verilmeli. Notlar tutularak da insana önem verildiği, ciddiye alındıkları hissettirilmelidir. Başkan, sorunlara getirebileceği çözümleri anlaşılır ancak "kendi  söyledi kendi dinledi" şeklinde bir yoruma mahal vermeyecek kısalıkta anlatmalı.

Ve elbette camiye de girebilmeli başkan...Kimse siyaset-din ilişkisi kurmaya çalışmasın! Geldiğimiz noktada CHP'li belediye başkanlarının da bunu yapması "dini siyasete alet etmek" değil, alet edenlere karşı halkı koruma amaçlı panzehir olacaktır. Hele, "ekonomik büyümeden" hakkını almak bir tarafa, durumlarında gerileme olmuşların, emeklilerin, samimi dindarların, şükür etmeleri aşılanan halk kitlesinin yoğunlukla kahvehaneler ve camilere! gittiği düşünülürse...

Demem o ki;  Belediye Başkanlarıda halkın partisinin belediye başkanı olduğuna inandırmalı. Kendini değil... Halkı!


26 Ocak 2011 Çarşamba

Katilimiz kim?

Uğur Mumcu katledileli tam 18 yıl oldu. Onu öldürme emri verenlerin bulunacağı, yargı önüne çıkarılacağına dair "namus, şeref" sözü verenlerle geçen, 24 Ocak'larda sevenleri ve düşüncedaşlarıyla anısı yaşatılmaya çalışılan tam 18 yıl. Devletin "namus" sözüne ne kadar önem verdiği görüldü bu 18 yılda. AKP iktidarının ilk yılında zaten "çuval" yemiş olmamız ve "ne notası? Müzik notasımı?" diye sert(!) bir tepki vermemiş olmamızdan dolayı böyle bir kavramdan söz etmeye gerek bile kalmadı.

Mumcu cinayetinin aydınlatılması günümüze uzanan karanlık bir döneminde aydınlatılması anlamına gelecekti. Gerçekte bizleri kim yada kimlerin vurduğu "dedikodu, spekülasyon, fobi" olmaktan çıkacak ve asıl katillerimizi öğrenecektik, olmadı...Olamadı.

90' lı yıllar, karanlık suikastlarla başlayarak kaosa, teröre evrilen bir dönemin başlangıcı oldu. Eşref Bitlis' in uçağının düşürülmesi (17 Şubat 93),  33 askerin şehit edilmesi (24 mayıs 93), Sivas' ta aydınların yakılması (2 Temmuz 93),  Erzincan Başbağlar' da 33 kişinin öldürülmesi (5 Temmuz 93), Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın' ın öldürülmesi (22 Ekim 93), JİTEM' in önemli isimlerinden Yüzbaşı Cem Ersever' in öldürülmesi (4 Kasım 93) süreci, 24 Ocak 93' te Uğur Mumcu' nun arabasına konan patlayıcı sonucu öldürülmesiyle başladı.Her bir suikast, cinayet  için pek çok şey söylendi, yazıldı. Bu suikastlardan birini bile aydınlatmak, ki devletin  bildiğine eminim; Açıklayabilmek, geçmişte neleri, neden yaşamak zorunda kaldığımızı ve  acılarımız, kanlarımız üzerine   kimlerin çıkar, mevki, strateji inşa  ettiğini, kimlerin bu stratejiyle ortak olduğunu, binlerce şehidimizi, insanımızı toprağa vermenin acısının, asıl müsebbiplerini öğrenmiş olacaktık.

Mumcu suikastından sonraki aylarda CIA Ortadoğu masası şefi Graham Fuller' in Foreign  Affairs' da yayınlanan "The Fate of Kurds" (Kürtlerin kaderi) isimli yazısında " Irak' taki Kürtler belli ölçüde özgürlüklerine kavuştular. Suriye, Türkiye ve İran' da kendi Kürtlerini bir federasyonla kucaklamalı. Aksi halde uzun, acımasız, kanlı bir savaşa hazırlıklı olmamalılar" diyordu. İzleyen aylarda ölümler, suikastlar bir birini izliyor, "acımasız ve uzun" bir terör ortamına sürükleniyorduk. Türkiye o yıllarda  suikastlarla sarsılırken birileri kaderimizle, bu günümüzle  ilgileniyor, ilgilenmenin ötesinde mesai harcıyormuş bunun için. Mumcu,  tamda  terörün amacını, bağlantılarını deşifre ettiği bir zamanda öldürüldü. Öldürülmeden kısa süre önce İsrail Konsolosu ile yaptığı konuşma ise hâlâ bir sır. Şimdi neyi tartışıyoruz? Otonom, özerklik, çift dilli hayat, federasyon!....O günlerde Mumcu' nun yazabildiğini bu gün herkes yazıyor ve söylüyor. Tek farkla; Mumcu terörün  sorumlularını, ne amaçladıklarını da açıklıyordu, bu günse amaçlanan değil, "demokrasi treni" adına söyleniyor yazılıyor herşey. Bölünmenin adımları atılır, anayasada garanti altına alınırsa "ileri demokrat" olacağız kimilerine göre.

Mumcu' ya, cesaretinin bedelini hayatıyla ödetenler, Mum' cuları susturduklarını, yok ettiklerini sanıyorlar... Yanılıyorlar!! Mumcu'lar yok olmadı hâlâ varlar. Ve emin olun ki çoklar. Sadece "ileri demokrasi" sebebiyle sesleri kısılmış durumda.  Mumcu'lara suikastlar düzenleyen, Türkiye' yi acımasız bir terör ortamına sürükleyerek geldiğimiz noktada "silahla çözülmüyor, çözülmedi. Sorunu barışçıl olarak çözün, masaya oturun" diyen güç aynı. O güç,  taktik değiştirerek  kafa ağrıtanları, çevrilen oyunları gün yüzüne çıkartanları,  işlerini zora sokanları, yani tüm olanların toplamını oluşturan BOP' a karşı çıkanları,  " süpürmeyip, kullandıkları" vasıtasıyla  Silivri' ye (Türkiye' nin Guantanamo' su) kapattırıyor.

Faili meçhul(!)  iktidarlardan faili meçhulleri araştırabilmesini, suikastların aydınlatılmasını beklemek ne derece doğru? Faili meçhul iktidarlar oldukça bizi sürekli öldürecekler...Birbirimize kırdırtacaklar, Silivri' lere, Diyarbakır' lara kapatacaklar ve tüm bunları planlayan, uygulayanlar karşımıza çıkıp " Şimdi sizi tekrar bir düzene sokmak istiyorum. Hadi barış yapın. Ama benim istediğim şartlarla" diyecekler. Bizi yeniden düzenleyenler belli katillerimizse hep faili meçhul kalacak!

Bizde "katile katil deriz", "katil gibi muamele etmek isteriz". Amma velâkin asıl katillerimizi bir bilsek ... Katillerimize katil diyemediğimiz ve öyle muamele edemediğimiz sürece  Türkiye huzur bulamayacak. Aydınlığa çıkamayacak...O güne kadar kimse, ama hiç kimse! güçlü, bağımsız, sözü dinlenir ülke laflarını ağzına alıp nutuk atmasın, vaaz vermesin!!!


19 Ocak 2011 Çarşamba

İki koyun güdemeyenler!

Epeydir şu "koyun gütme" sanatını yazmak istiyordum. Hatılayacaksınız, bütçe görüşmelerinde kürsüye çıkan başbakan, yine "öfke sanatını" konuşturarak "hayatında üç-beş  koyun güdemeyenler devlet yönetemez" sözünü tekrar etmişti. Başbakanın "öfke sanatını" kullanmakta ne kadar usta olduğunu geçmişte  sarf ettiği  sözlerinden  biliyoruz; "Artistik yapma lan! Al ananı da git. Askerlik yan gelip yatma yeri değildir. Senin oğlun da çalışıvermesin! Paraları verirken bana mı sordunuz? Sahtekâr! Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok. Cibilliyetsizler!". Ne sanat ama!...
Şehitlerimize "kelle" diyen başbakan, "koyun gütmeyi bilmeyen devlet yönetemez" diyerek koyun gütme ile devlet yönetimini eş değer gördüğünü ortaya koyuyor.  Kendisinin koyun gütmeyi çok iyi bildiğinden olacak(!) devleti de iyi yönettiğini iddia ediyor ve bununla övünüyor. Kelle, Koyun...  Ülke 75 milyonluk "koyun" sürüsü olarak mı görülüyor başbakanın zihninde. "Ceketimi koysam seçimi kazanırım" zihniyeti farklı mıydı? Neyse,  biraz detaya girip "koyun gütme"  sanatını  yani  başbakanın zihninde devleti yönetmenin sırrını anlamaya çalışalım.
Çoban, sabah erken saatlerde koyunları ahırdan alır, yüksek tonda anlaşılmaz sesler çıkartarak, kimi zaman hafif ya da sert bir şekilde sopayla vurarak (insafına kalmış), sürüden ayrılmalarına engel olacak davranışlarda bulunur, varılması istenen  "eksene" doğru yönlendirir. Burada  "eksen" otlaktır.  Koyunlar arasında azıcık bir huzursuzluk çıktı mı, biraz sinirli meleme sesleri arttı mı bizim çoban sarılır kavalına. Kavalın sesi sürüdeki huzursuzluğu yatıştırır, sürüden ayrılmayı düşünenleri sakinleştirerek yerlerinde kalmalarını sağlar. Böylece Çobanın işi kolaylaşır.  Aslında çobanın işinin zor olan kısmı, koyunları düşünülen  "eksene" götürene kadardır. İstenen yere gelindi mi  değmeyin keyfine! Bütün gün sırt üstü "yan gelip yatar". Öyle güzeldir ki "yan gelip yatmak" bazen karanlığa bile kaldığı olur(!) Akşam hava  karardığında yine aynı yöntemleri kullanarak  koyunları  ahırlarına geri getirir. İşte koyun böyle güdülüyor.  Devleti ve 75 milyonu bu şekilde mi  yönettiğini; Ve iyi yönettiğini düşünmektedir başbakan? 
Uygulanan politikalardan rahatsız kimilerine  yargı sopası, kimilerine  vergi sopası,  polis sopası, kriz olur haa sopası!, Geri kalanlarada  kavalın neşeli müziği eşliğinde "AB' ye girdik, dünya da saygınlığımız arttı, bölge gücü olduk" şeklinde ninni gibi nağmeler. Kavaldan çıkan sesler daha bir heyecanlı  çalmaya başlar sonra; "vanmünüt! Bi daha da Davos'a gelmem,  son Osmanlı Padişahı". Duygulu nağmeler olmadan olur mu? Kâh Gazze Fatihi eşliğinde, kâh 1980 darbesinde idam edilen bir gencin mektubunu okuyarak grupça yakılan ağıtlar ve dökülen gözyaşları...
Sayın başbakana birileri, mümkünse öfkesini kabartmayacak birileri  devlet yönetmenin koyun gütmekle eş değer olmadığını, bütçenin koyunların yem bütçesi olmadığını, hele halkın hiç mi hiç etinden, sütünden, derisinden, yağından, faydalanılacak  "koyun" olmadığını ve öyle  görülemeyeceğini anlatmalı! Birileri anlatmazsa  yakında halk anlatacak.
Sayın başbakan, halkın aklıyla bu kadar dalga geçmeyiniz. Keser döner sap döner, bir gün hesap döner. Aklıyla oynadığınız halk,  gün gelir  aklınızla oynayıverir!!!
Karamanın koyunu(!) sonra çıkar oyunu!