26 Aralık 2013 Perşembe

ODATV-26.12.13-Şecaat arz ederken sirkatin söylemek tam da bu olsa gerek

Fettullah Gülen’in bedduaları üzerine, Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, “Artık herkes çok iyi tanıyor” dedikten sonra Başbakan’ın kirli oyunlara, tezgâhlara, kumpaslara eyvallah etmeyeceğini söylüyor Salı günkü yazısında.
Yazısının ilerleyen bölümünde ise Başbakan’ın, “Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir” diyor.
Şecaat arz ederken sirkatin söylemek tam da bu olsa gerek.
Sıradan biri değil Başbakan’ın siyasi başdanışmanı, cemaatin “Milli orduya kumpas” kurduğunu söylüyor.
İyi de, hem cemaat hem de AKP Akilleri, “Demokrasiye geçiyoruz ne güzel” diye millete anlatmadılar mı o kumpası?!
Yine gazeteleri, gazetecileri, davarlardaki binlerce hukuksuzlukları, sahteliği kanıtlanmış delilleri görmezden gelerek, “Amaan ne önemi var, amaç çok ulvi...Kurunun yanında yaş da yanar... Cumhuriyet tarihinin en önemli davası...Davaların özü önemli” demediler mi 7/24?
Yazmadılar mı manşet manşet?
Meydan meydan “Darbecilerle mücadele ediyoruz” diyen siz değil miydiniz? Seçim propagandası yaparak kurulan “kumpas” üzerinden oy almadınız mı?
Başbakan hararetle, “milli orduya kurulan kumpasın” savcılığını! üstlenmedi mi?
Operasyonların kumpas olduğunu yazıp konuşanlar da, AKP- Cemaat basın ve medyası tarafından “darbeci” diye suçlanmadı mı?
Pek çok gazeteci hapse atılmadı mı? Kitap bombadan daha tehlikelidir diyerek “içerde gazetecilik faaliyetinden kimse yok” demediniz mi?
Kavga çıkınca Cemaat AKP’ye kutucu diyor, AKP cemaate “çete, paralel devlet, kumpasçı”...
Öyle görünüyor ki AKP “savcı”, cemaatte yargıç olmuş bu kumpasta!
Hilmi Özkök’ün, ete soğan doğramasının vakti çoktan gelmiştir. Milli orduya, millete kurulan kumpasa ne diyeceğini merak ediyorum doğrusu.
Eminim herkes merak ediyor.
Kumpasın ne amaçladığını, ne için “şiir gibi” anlaşıldığını da tabi...
Operasyonlar için düğmeye basıldığında, “cesur savcılar aranıyor” denmişti.
Yine cesur savcılar aranıyor! Ortaklarıyla birlikte milli orduya, millete kurulan kumpas ve kumpasçıları ortaya çıkaracak, Türkiye’nin bağırsaklarını gerçekten temizleyecek...
Ve ondan önce, hemen şimdi kumpas kamplarının kapıları açılmalı!

23 Aralık 2013 Pazartesi

ODATV-23.12.13-Topbaş'ın danışmanının kasaları ne oldu?

Türkiye, rüşvet, kara para aklama, yolsuzluk operasyonlarıyla çalkalanırken ilk gözaltılar olduğunda sesi çıkmayan Başbakan ve iktidar sözcüleri, emiyete yapılan operasyondan sonra her yerde konuşmaya başladılar. “Dış güçler...Faiz lobisi... Türkiye’ye, millete operasyon” diyorlar da asla haram yemedik diyemiyorlar.
Aslında her yerden yolsuzluk aktığının, kasaların, kutuların bunu kaldıramayacağının sinyalleri gelmişti daha önce. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın imar danışmanı ve İstanbul Deniz Otobüsleri'nin (İDO) yönetim kurulu üyesi Fethi Turgut'un evinde de para, altın dolu kasaların olduğunu bir hırsızlık olayıyla duymuştuk 2009’ da.
O günlerde Hürriyet’in yaptığı habere göre; Turgut ailesi tatildeyken evli ve 2 çocuk babası oğul, hırsızlık olayından üç gün önce kendisini arayan bir kadınla arkadaşlık kurdu ve olay günü buluştu. Kadınla babasının evine gidip birlikte bira içti. Ancak uyku ilacı katılan alkolün etkisiyle kendinden geçti. Sabah uyanan oğul, para kasasının yerinde olmadığını fark etti. Hırsızlar 3 kasayı açamayınca küçük olanı götürebilmişler.
Para Kasası çalınmış ama danışman Fethi Turgut 10 gün sonra! polise gidebilmişti. Turgut, kasasında 15 bin TL, 200 bin dolar ve 400 gram altın olduğunu söylese de hırsızlardan birinin akrabası olan bir adamın, “Kasada 2.2 milyon TL’lik döviz ve altın vardı” şeklindeki Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na, Kadir Topbaş’a, Başbakan, siyasi partilere ve Emniyet müdürlüğüne yazdığı ihbar mektupları ortalığı karıştırmıştı.
Vatan Gazetesi yazarı Necati Doğru’nun bu konuyu yazdığı yazısına sansür konulmak istenince istifa etmek zorunda kalmış olması o günlerde basının bakışını yansıtan en çarpıcı örnek. Kasayı çalanlar yakalandı ama danışmana kasaların kaynağı sorulmadı. Danışman yedirilmedi!
Kim bilir başka kaç evde, kaç kasa, kaç ayakkabı kutusu daha vardır diye düşünmeden edemiyor insan değil mi?
Bir tarafta millet bir tarafta yetim, kul hakkıyla boğazına kadar boğulanlar. Kim kime, ne “operasyonu” yapıyor Allah aşkına?
Olan operasyon; tüyü bitmemiş yetimin, kul hakkının kasalara, ayakkabı kutularına hortumlanması operasyonudur!

21 Aralık 2013 Cumartesi

ODATV-21.12.13AKPde başka kutular var mı?

Yolsuzluk, kara para aklama operasyonu başlayınca AKP’liler şimdi, “Paralel devlet, devlette çete var” diye veryansın ediyor. İyi de o, "paralel devlet, çete" ile 11 yıldır kanka olan, “aynı sudan içen” kimdi?
Mayıs ayında Arınç, Gülenle görüşmesi için Başbakan’ın, "Bizden bir emirleri olur mu bir tavsiyeleri olur mu? Onu da öğren" dediğini açıklamadı mı?
Kimse kimseyi kandırmasın artık! Kavga çıkınca biri diğerinin yaptıklarını ortaya döküyor, öbürü ona operasyon. Ama kimse masum değil. Birlikte yürüdüler aynı YOLdan!
Kavganın adını da koyalım. Paylaşım kavgası. Yeni de değil üstelik, 2010 Balyoz operasyonundan sonra başladı. Asker tasfiye edilince boşluğu daha fazla doldurmak için daha fazla güç pazarlıkları başladı.
İlk başta; fitneciler, cemaatle AKP’nin arasını açmak isteyenler var dediler ama ipler kopunca mızrakta çuvala sığmadı..
TSK’yı tasfiye amaçlı ortaklık çerçevesinde yarattığı "paralel devlet" şimdi AKP’nin kutularını açıyor. İlk kutudan İran çıktı çıkmasına da, ilişkiye girdikleri sadece İran mı? Merak ediyorum doğrusu, iddia edilen şekilde para ilişkilerine girilen ve daha yakın olunan başkaca İslam ülkeleri var mıdır?
Mesela Suudi Arabistan, Katar...
Geçtiğimiz yıl, Suudi Arabistan’dan gelen 10 milyar dolar epey konuşulmuştu hatırlayacaksınız.
Tesadüfe bakın ki, Suudi Kralı’nın Türkiye’ye 10 milyar dolar hibe ettiğini Radikal’e açıklayan da Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar’ dı. “Kral ailesi Türkiye'ye yardımcı oluyor. 10 milyar dolar tutarında bir yardımı oldu” diyerek Kralın İstanbul Boğazı'na hakim Sevda Tepesi'ne 4 villa yapacağını açıkladı.
Kralın havaalından karşılandığı, oteline kadar gidildiği 2007 yılı ziyaretinde de bavullarla dolu hediyelerin ne olduğu hâlâ bir sır.
Ne demokrasi, ne özgürlükmüş ne de milletmiş dert. Ayakkabı kutuları, kasalar, bavullar dolusu hediyeler, gemicikler, villacıklar,paycıklar, rantçıklarmış.
Benim başörtülü bacım derken, milleti ayrıştırırken. Samsun’da Kübra bebek açlıktan ölürken!

22 Kasım 2013 Cuma

ODATV-22.11.2013 Ya biri de çıkıp "Ulan hepiniz oradaydınız" derse..

Başbakan daha önce idam edilen bir ülkücünün mektubunu okuyup ağlamıştı. Şimdi, 1999 Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni'nde yaşananları hatırlatarak, “Ahmet Kaya’ya kimler saldırdı? Gezi Parkı’nda bize saldıranlar saldırdı. Şimdi diyorlar ki ‘ben o sırada tuvaletteydim, ben o sırada dışarıdaydım’, ulan hepiniz oradaydınız, dürüst olun dürüst” diyor.
O gecede olan sanatçıların çoğunun bugün Gezi’ de değil AKP’nin yanında olması, Başbakan’a övgüler düzmesi, konuşmayla ilginç bir çelişki de yaratıyor aslında.
Bense kafalarda çelişki yaratmayan birkaç olay hatırlıyorum.
2 Temmuz 1993. Sivas’ta diri diri insanlar yakıldı. Katilleri savunan avukatlar, vekil, İl Başkanı, yönetici gibi bir şekilde AKP’de görev yaptılar. Listesi daha önce Odatv’de yayınlanmıştı. Dava zaman aşımına uğratıldı, Başbakan “hayırlı olsun” dedi. Olay kapatıldı.
4 Temmuz 2003. Peşmerge destekli olarak ABD askerleri tarafından, Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildi. Herkes en azından bir nota verilir diyordu. Başbakan, “ne notası müzik notası mı” dedi. Olay kapatıldı.
30 Kasım 2005 İmralı görüşmesinde Öcalan, “Şemdinli olayları vesilesiyle orduda bir kesimin tasfiye edileceği kesin. Ama ne dereceye kadar, nereye varacağı belli değil” dedi. 2007 Ergenekon, 2010 balyoz, ordu “tasfiye” edildi. Olay kapandı.
19 Ocak 2007. Gazeteci Hrant Dink öldürüldü. Ergenekon’un üzerine yıkıldı önce. Mahkeme, “cinayette örgüt yoktur” deyince Dink’ in ailesi, “cinayette rol alan veya katilleri yücelten devlet görevlileri terfi ettirildi, emniyet müdürü, müsteşar, vali, ombudsman olarak atandılar” açıklamasını yaparak, “biz artık bu müsamerede olmayacağız” dedi. Olay kapatıldı.
31 Mayıs 2010. Mavi Marmara aslen Gazze’ye ablukayı kırmak için yola çıktı. İsrail tarafından gemiye operasyon düzenlenerek dokuz vatandaşımız şehit edildi. İsrail’le tazminat görüşülüyor. Değişmez şart Gazze ablukasının kaldırılması unutuldu çoktan. Olay kapandı.
28 Aralık 2011. Uludere’de 35 yurttaş bombalanarak öldürüldü. Olayı araştırmak için mecliste bir alt komisyon kuruldu. Başbakan, “tazminatsa tazminat. Resmi tazminatımız ötesinde yaptık” dedi. Olay kapatıldı.
11 Mayıs 2013. Reyhanlı’da iki ayrı bombalı saldırıda resmi kayıtlara göre 52 vatandaşımız hayatını kaybetti. En kanlı terör eylemi olarak tarihimize geçti. Başbakan Reyhanlı’ya değil Amerika’ya gitti. Önce Esad’ın üzerine atıldı. El Nusra’nın yaptığı ve terör eyleminin yapılacağının daha önceden bilindiği istihbarat bilgisi sosyal medyada yayınlanınca er Utku Kalı bilgileri sızdırmaktan tutuklandı. Olay kapandı.
Bu olaylar için de birileri çıkıp, “ulan hepiniz oralardaydınız. Dürüst olun dürüst” dese, en hafifinden başta hakaret davası açılmasından tutun da tüm AKP’liler edep, üslup dersi vermeye kalkmaz mıydı?

17 Ekim 2013 Perşembe

ODATV-16-10-2013-Bu yazıyı ben değil Yiğit Bulut Yazdı

... 1- Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi “ adı verilen belgeyi imzaladı. Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti. Aynı belgede şu cümleler yer aldı ”...200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir...
2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD’nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay’ı, 1997’de “Milli Askeri Strateji Konsepti’ni (MASK)” değiştirdi ve “aktif güvenlik politikası, bölgenin bağımsızlığı, TSK’nın modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların tespit ve iyileştirilmesi” gibi dinamiklere farklı bakmaya başladı. Bu değişim aslında “Ortadoğu’da yerleşme” derdini yavaş ortaya döken ABD’nin ne yapmak istediğini “ilk algılayan yapı” olma özelliğinden kaynaklanıyordu.
3- MASK’ın değişmesi ABD’yi herkesten fazla rahatsız etti. ABD, TSK’nın “bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara’dan alınmasından” ciddi anlamda rahatsız olmuştu. Ayrıca MASK’ın ABD’ye danışmadan değiştirilmesi “eleştiriliyor” ve “...Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik faktörü olarak güçlenmesi ve artan askeri gücü, istikrarsızlığı artırmaktadır” deniliyordu.
4- Aynı dönemde ABD makamlarının raporlarında “Türkiye’nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin” ABD’nin “ana çıkarlarının” bulunduğu Büyük Ortadoğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu...
5- Bunlar olurken Türkiye 1999-2001 arasında tarihinin en büyük “finansal manipülasyonu” ile karşı karşıya kaldı. 57. Hükümet “pasifize” edilip Kemal Derviş’e teslim edilirken, koalisyon partileri siyasi dinamik içinde eridi. “Türkiye’nin değerlerinin tasfiye edilmesi süreci” başladı.
6- “TBMM’den geçmeyen tezkere” ve TSK’nın ABD’nin istekleri doğrultusunda “Büyük Ortadoğu Projesi’ne” (BOP) dâhil edilememiş olması Okyanus ötesindekileri daha da kızdırdı. 2004 yılının Nisan ayında BOP’u anlatan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel “...Irak, Türkiye, Pakistan ve diğer İslam Cumhuriyetleri gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak...” dedi.
7- Ortadoğu ve Orta Asya’da “kendi amaçları doğrultusunda” TSK’yı “tasarrufu” altına almak isteyen sadece ABD değildi... Avrupa Birliği (AB) de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kağıt üstünde bazı kazanımlar elde etti... Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül (hatırlatalım bazı çevrelerin Cumhurbaşkanı adayı) 2005 yılında AB Savunma Bakanları Konseyi toplantısına katıldı ve “Türkiye’nin AB muharebe gruplarında” yer almasını öngören anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşmaya göre Türkiye, karar mekanizmalarında yer almayacak ama “AB’nin herhangi bir bölgedeki olaylara müdahale etmesini” sağlamak amacıyla oluşturulacak yapıya “güç” verecekti.
8- Türkiye’de “Ilımlı din devleti” kurmak isteyenler, Sorosçular, rejimle “düellosu” olanlar ve devlet düşmanı eski “bazı fraksiyon mensupları” yukarıdaki dinamiklerle eşzamanlı harekete geçti ve TSK’ya “saldırı”da yerlerini aldı...
Evet sevgili dostlar, bugün Türkiye’de kim “Türkiye’yi kökünden değiştirmek-bölmek-kendine uydurmak” istiyorsa karşılarında tek ciddi engel var TSK... O da “gitti mi, halkın gözünden düşürüldü mü” Türkiye’de her oyun oynanır hale gelecek... Olaya bu açıdan bakınca, “her şeyi anlamak” çok daha kolay olacak



HANGİ YİĞİT BULUT
Yukarıdaki yazı bana değil, Başbakan’ın bu günkü baş danışmanı Yiğit Bulut’a ait. Dört yıl önce TSK’ya ortaklaşarak, kimlerin, neden saldırdığını gerekçeleriyle anlatmış. Bavulla gelen dijital deliller kapsamında ilk tutuklamaların başlamasından bir ay önce...Yargıtayın verdiği Balyoz kararlarıyla ilgili Habertürk’de katıldığı bir programda ise “seçilmiş hükümete karşı tecavüz etmeye kalkanlar, fiili harekette bulunmaya kalkanlar bugün başka bir şekilde yargılanıyor ve belli bir noktaya doğru bu iş sonuçlanıyor” diyor. Başbakan baş danışmanı olabilecek kapasite, bilgi, donanım ve öngörüye sahip olmuş birinin bu kadar uç noktalarda değişimi, “gelişerek dönüşmek” düşüncesiyle de açıklanmaya yetmez. Şimdiki öngörülerinin başka zaman bam başka uçlara savrulmayacağını iddia edebilir mi? Kendisi, hangi Yiğit Bulut’a inanmamızı, hangi Yiğit Bulut’un öngörülerini ciddiye almamızı tavsiye eder? Vatan Gazetesi yazarı olarak yazdıklarını mı, Başbakan baş danışmanı olarak söylediklerini mi?

 

27 Eylül 2013 Cuma

ODATV-27.09.2013-Cezaevlerinde PKKlılara ayrıcalık mı uygulanıyor

İnfaz koruma memuru uyarmış: “Teröristlere ayrıcalık tanınıyor, mevzuat uygulanmıyor”
Her ne kadar bugün, cezaevinden kaçan PKK’lı teröristlerin 17’si kısa süre içinde yakalanmış olsa da yüksek korunaklı cezaevinden kaçmaları bir yıl almasına rağmen kaçışın engellenememesi sorgulanmalı. Bir ihbar mektubu da ortadayken üstelik...
“Yüksek Korumalı İnfaz Kurumu” statüsünde olan Bingöl’deki cezaevinde görev yapan bir infaz koruma memuru şüpheleri artmış olacak 2012 yılında, “korktuğu için cezaevi müdürünün PKK’lılara ayrıcalık tanıdığını, mevzuata uymadığını” belirten bir ihbar mektubunu hem Adalet Bakanlığı’na hem de Başbakanlığa göndermiş. İhbar mektuplarından bir yıl sonra, tutuklu ve hükümlü 18 PKK’lı terörist bir yıl içinde kazdıkları tünel sonucunda kaçıyor.
Adalet Bakanlığı da, Başbakan da cezaevindeki deyim yerindeyse bu laçkalık durumu biliyor olmalı ki soruşturma açılmış. Ne olmuş soruşturma sonucunda dersiniz? İhbar mektubunu yazan infaz koruma memuru Kastamonu’ya sürülmüş!
Oslo’da, “şehirlere kadar bomba doldurduğunuzu biliyoruz” diyen iktidar gücü, cezaevlerinde bir yıldır süren çalışmayı ihbar mektubu olmasına rağmen bilememiş!İnanılır gibi değil! Başka cezaevlerinde de aynı durum söz konusu mu? Muamma...
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in olaydan sonra, “bazı soruların cevabını arıyoruz” demesi ayrıca şaşırtıcı. Çünkü, aradığı soruların cevabı, bir yıl öncesinden uyarı niteliği taşıyan ihbar mektubunda olabilir.
Reyhanlı’da arabalar patlatılmış, 53 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Arabalar da zaten “takip” altındaymış. Olay engellenemiyor ama olsun, kısa sürede yakalanıyor ya yapanlar.
Türkiye’nin Başkenti Ankara’da roketli saldırı oluyor. Suçlular da zaten “takip” altındaymış. Engellenemiyor! ama saldırıdan sonra hemen yakalanıyor teröristler.
Gazeteci Hrant Dink öldürülüyor. Öldürüleceğini bilmesi gerekenler(!) biliyor, “takip” altında öldürülmesine de engel olunamıyor ama suikasttan kısa süre sonra Dink’in katili de yakalanıyor.
Her muhalif demokratik tepki eylemini, imzasız gelen ihbar mektuplarını bile delil sayarak terörist, örgütlü suç kapsamında göstermekte, şiddet kullanarak pek çok kişiyi tutuklamakta, demokratik tepkileri engellemekte gayet başarılı olan iktidar, gerçekte terör eylemi yapacak teröristleri de “takip” ediyor... Engelleyemiyor(!)
Bingöl Cezaevi infaz koruma memurunun bir yıl önce yazdığı, adeta uyarı niteliğindeki mektubunu hepimizin bir kez daha düşünmesi gerekmez mi?
“Teröristlere ayrıcalık tanınıyor, mevzuat uygulanmıyor."

18 Eylül 2013 Çarşamba

ODATV-18.09.2013-Peres:"SRY İsrail'le barışmamanın bedelini ödüyor"

ABD ve Rusya’ nın, Cenevre’de yürütülen görüşmeler sonucunda, Esad’ın kimyasal silahları teslim ederek yok edilmesi konusunda anlaşması, diplomasiye bir şans daha tanındığını gösteriyordu.
Davutoğlu’ da birden hayal kırıklığına uğramış, üzülmüşçesine “Biz aslında Suriye’de savaş istemedik hiç bir zaman. Ne yaparsanız yapın kanı durdurun dedik BM’ye” gibi açıklamalar yaptı.
Nerelerden, nasıl getirildikleri belli olmayan binlerce teröriste her türlü desteği vererek Suriye’ye gönderen bir iktidar mı savaş istememişti, bu ayrı konu... Başbakan’ın “bir hava saldırısı bizi tatmin etmez, ABD karadan girerse destekleriz” sözleriyle kapsamlı bir savaş isteğinde bulunması daha dün gibi taze üstelik.
Türk medyasında çıkmasa da bölge ülkesi İsrail’in de Suriye’ye bir müdahaleyi istediği ve bu konuda bolca açıklama yapıldığı biliniyor. Bir kaç gün içinde hem İsrail Cumhurbaşkanı Perez hem Başbakan’ı Netenyahu durumla ilgili konuştu.
Perez, “Suriye, İsrail’le barışmamanın bedelini ödüyor” derken Netenyahu, “diplomasi, inandırıcı bir askeri tehditle birlikte olmalı” dedi.
Ve bu gün Fransa, İngiltere, Amerika Dış İşleri Bakan’ları önce birlikte görüştüler, açıklamalar yaptılar. Hepsi de, “askeri müdahale, askeri tehdit masada” şeklinde konuştuktan sonra Davutoğlu ile görüştüler.
İlginçtir bu haberleri takip ederken bir Suriye helikopterinin Türkiye tarafından düşürüldüğü haberi geldi.
Suriye helikopteri “inandırıcı bir askeri tehdit” olsun diye mi düşürüldü bilinmez ama Suriye konusunda çıkarılan tezkerenin bitiş tarihi dört Ekim. Tezkerenin uzatılması konusunda iktidarın zorlanacağı da kesin. Davutoğlu, Fransa’da muhataplarına “şimdi olmazsa, yeni tezkere konusunda zorlanabiliriz. Sonrası, destek olamayabiliriz“ demiş midir acaba?
Açıkçası Ekim’e kadar her an her şey olabilir.

27 Haziran 2013 Perşembe

HaberArtıTürk-4.8.2013 Gülen Sivas katliamıyla ilgili ne demiş?

Geçmişimizle yüzleşeceğiz, hiç bir şeyi halının altına süpürmeyeceğiz diyenlerin Sivas katliamı tam olarak çözülmeden Mart 2012'de davanın zaman aşımına uğratilmasına izin vermesi tartışmalı Alevi açılımında ne kadar samimi olunduğunu göstermeye yetiyor.İlk defa bir Başbakan katillerin salıverilmesine "ülkemiz için hayırlı olsun" dedi, olay da kapandı. Şimdi ne konuşan var, ne de soran... Peki, Sivas katliamı çözülmüş, yaralar sarılmış mı oldu, insanlık bitmiş dedirten bu olayla yüzleşilmiş mi oldu?

Fettullah Gülen'in 1998'de Lemonde gazetesine verdiği röportajı okuyunca bu konuda benim gibi sizin de kafanızda sorular oluşacağından eminim.

Öncelikle bu röportajın tamamının Gülen'in kendi resmi web sitesinde mevcut olduğunu belirterek yorumsuz olarak aktariyorum.

Tarih 24.08.1998... Fettullah Gülen Lemonde' dan Nicola Pope' un sorularını cevaplıyor.

Nicole Pope'un "birden fazla değişik İslâm mı vardır" sorusuna, "İslâmı müdafada farklı yollar takip edilebilir. Bu, İslâmın farklı varyasyonlarının olması şeklinde değil de detaya ait bazı meselelerde zamanın yorumunun, insanların kendi kültürlerinin, kendi anlayışlarının tesirinden gelen küçük farklılıklar olabileceği anlamındadır." cevabını veriyor.

Lemonde yazarı Pope'un araya girdiği belli, "Taliban var, Türk Müslümanları arasında farklı eğilimler var. Sonra Türk Müslümanları batıya daha yakın" deyince Fettullah Gülen uzun bir açıklama yaparak Sivas olayından da bahsediyor.

"...Günümüzde de bu farklılık devam ediyor. Ancak, Türkiye'de fundamentalist deyip, irtica deyip bazı kesimlere yapılan saldırılar, karşı tarafı da bir takım aşırı hareketlere çekmiş olabilir. Şu anda gördüğümüz bazı şeyler bizi yanıltabilir; ama yanılıp, bunları esas almamak lazım. Bizim anlayış tarzımız, üslubumuz genelde kucaklayıcı, bütün insanları kucaklayıcı mahiyettedir. Ve İslâmiyet'in gerçek yorumu da, yoruma açık yanlarıyla budur...
Biraz evvel Sivas meselesini arz ettim. Camiden çıkan, ibadetini yapmış, ibadet neşvesi(neşesi) içindeki insanları, mukaddeslerine dil uzattığınızda tahrik etmiş olursunuz. Bu avam halk o anda dengesini yitirebilir. Hissi aklın, mantığın önünde olan insanlar otel de yakabilir mahalle de yakabilir. Türkiye'de de çeşitli adlar altında bir kesime böyle baskı yapıldıkça, bu baskılar tabiatıyla tepki doğurur, karşı hareketlere yol açar. Reaksiyonda denge aramak doğru değildir. Siz bir aşırılık yaparsanız, karşı bir aşırılıkla mukabele görürsünüz. Şimdi, bu aşırılıklara bakarak Türkiye'nin genel durumunu değerlendirmek yanlış olur. Ve bu, dünyayı aldatabilir. Yoksa, normalde Türk insanının, büyük çoğunluğun nabzını tutanlar, Türkiye'de gerçek Müslümanlığın nabzını tutmuş olurlar."


Bu aciklamadan en dogru yorumu okuyucularin cikaracagindan eminim ancak şu soruyu sormadan edemeyeceğim. Diyaloğu, hoşgörüyü tüm dünyaya yaydığı, herkesi kucakladığı, herkesi hoş görülü olmaya cagirdigi söylenen, Fettullah Gülen'in sebep ne olursa olsun kendi ülkesinde yakılan insanlar için bir taziyede bulunduğunu, üzüntülerini belirttiğini duyan var mı? 

17 Haziran 2013 Pazartesi

ODATV-19.6.2013-Evet Türkiyede turuncu devrim oldu

"Ne yaparsanız yapın biz kararımızı verdik" dendikten sonra aşağılanmanın, sürekli hakaret edilmenin, azarlanmanın, özel hayatın gittikçe baskı altına alınmasının toplumda yarattığı birikimin, iktidarın uyguladığı şiddetle bir araya gelmesiyle Gezi Parkı protestoları büyüyünce sorumlu bulundu. CHP ve dış güçler...

1 Mart tezkeresine, Suriye sınırımızın İsrail'e mayın bahanesiyle verilmesine, vahşice uygulanan özelleştirmelere karşı çıkan, AB müzakere sürecinde Türkiye' ye bir sömürge gibi davranılmasını sert eleştiren, bu yüzden iktidar tarafından medeniyete, AB' ye, demokrasiye karşı olmakla suçlanan CHP'nin "dış güçler" tarafından desteklendiğini söylemek eşyanın tabiatına aykırı olduğu gibi bu, kendi sorumluluğunu başkasının üzerine atma kolaycılığından başka bir şey değil.

GÖKÇEK "SOROS" DEDİ
CHP' li hiç bir yetkilinin kimseye, "süpürmeyin beni kullanın" dediğini de hatırlamıyorum.
Diğer taraftan Melih Gökçek, dış güçlerin adını koyarak eylemlerin arkasında Turuncu devrimleri ve Arap Baharı'nı yönlendiren, finansını Soros'un sağladığı bir kuruluşun olduğunu söylüyor.

Gökçek "renkli bir devrimin" yaşandığı konusunda haklı olmakla birlikte epey geç kalmış bir değerlendirme onunkisi. Gökçek' in bahsettiği devrim olsa olsa, 28 Şubat süreciyle birlikte Erbakan'a sırtını dönen "yenilikçiler" sayesinde partinin bölünüşü, sonraki dönemde Cuma eylemleri ve sokak gösterilerine, ekonomik krizin eklemlendirilmesiyle BOP' a karşı çıkan koalisyon hükümetinin yıkılması, 2002 seçimlerine gidilmek zorunda kalınmasıyla yaşanmış olabilir.

SESSİZ DEVRİM
Bu süreç sonunda iktidara gelen AKP, "turuncu" rengi kuruluşundan beri parti bayrağında kullanarak rengini de gizlemedi. Tıpkkı Ukrayna' da olduğu gibi..

2004 Eylül ayında ABD Dışişleri Bakanı Powel' la görüşmek için Newyork' ta bulunan dönemin Türkiye Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül, Gezi eylemleriyle ilgili canlı yayını eleştirilen CNN Internatıonal' a verdiği röportajda "son iki yılda sessiz bir devrimin yaşandığını" açıklıyordu.
İşte "renkli devrim" diye ben buna derim. Kasım 2004 yılında Ukrayna'daki Turuncu Devrim'den önce ve "İslam ülkelerine model" olunmak üzere, sonrası alkışlanan Arap Baharı' ndan çok önce.

12 Haziran 2013 Çarşamba

ODATV-24-62013 Mağdurum da mağdurum

Almanya’da, gelişmekte olan ülkelerin piyasaları üzerine çıkan bir yazı, son gelişmeler üzerine ışık tutabilecek nitelikte. (1)
Yazıda, sıcak sermayenin 2000 yılından günümüze kadar gelişmekte olan ülkeler piyasasında %240 kar elde ettiğini ancak gelişmekte olan ülkelerle gelişen ülkeler arasındaki makasın son zamanlarda arttığını ve bu karlılığın artık taşınamayacak noktaya geldiği vurgulanmakta.
Gelişmekte olan ülkelerde şişen kısa vadeli sermaye yatırımlarının bundan sonra daha fazla öteye gidememesinin çeşitli sebeplerine atıf yapılmakta;
Yazıda gelişmiş ülkelerin borsalarının rekor üzerine rekor kırdığı, gelişmekte olan ülkelerin borsalarının düştüğü; gelişmiş ülkelerde borsa +10 yükselirken gelişmemiş ülkelerde – düşüş yaşandığı belirtilmekte.
Merrl Lynch’in yatırım uzmanları arasında yaptığı bir ankete göre yatırımcılar gelimekte olan ülkeler konusunda karamsar
Gelişmekte olan ülkelerde, yatırımları devam ettiremeyecek noktaya gelinmesinin sebebi bu ülkelerdeki yapısal sorunlar ve dünya ekonomisindeki durgunluk. InvestmantBank Morgen’in hazırladığı levhaya gore, en riskli ülkeler arasında reform yapamayan Hindistan, kredi borcu yüksek olan Brezilya, büyümesi düşmeye başlayan Çin, emtiya satışları daralan Rusya başta olmak üzere, Peru, Meksika, Türkiye, Tayland, G. Afrika, Ukrayna gibi ülkeler en riskli ülkeler arasında yer almakta.
EKONOMİ KÖTÜ
Yukarıda bahsi geçen birçok gelişmekte olan ülkenin 2000 yılından beri gösterdikleri “Ekonomik mucize” kaynak ve hammadde satışına bağlı idi.
Gelişmiş ülkelerdeki kriz ve Çin’deki yavaşlama bu ülkelerin ekonomik büyümesine en büyük darbeyi vuran faktörlerin başında yer almakta.
“ IMF’den borcu kestik.” diye bayram eden hükümetin yıllardır kısa vadeli yabancı sermaye’den yani piyasadan borçlandığı açık bilinen bir gerçek.
AKP’nin iktidara geldiği günden bugüne kadar ki ekonomik büyüme sanıldığı gibi bir rekor düzeyinde değil. 2002- 2012 arası ortalama büyüme %4.8 düzeyinde.
“ Resmi verilere göre 2008 sonrasında Türkiye ekonomisi ulusal gelirini 44.3 milyar; dış borçlarını ise 55.8 milyar dolar yükseltmiştir. Dış borçlanmadaki toplam net artış, ulusal gelirdeki toplam artıştan daha fazladır.(2)
2005 Kasım ayında YASED’in toplantısında açıkça “ İster Yahudi sermayesi olsun başımın üzerine koyarım; ister Batı sermayesi olsun başımın üzerine koyarım” (3) diyen Tayyip Erdoğan’ın iktidara geldiği günden beri yabancı sermaye ile en hafif deyimle “çok uyumlu “çalıştığını biliyoruz.
YABANCI SERMAYEYE SATTI
AKP iktidarı sadece kısa vadeli yabancı sermayeden borçlanmakla kalmamış, ülkenin bankalarını %70 gibi çok büyük bir orani temsil edecek şekilde yabancı sermayeye satmıştır. Yine aynen yabancı sermayeye satılan fabrikalar, şirketler hatta dereler de bu “uyuma” en iyi örnektir.
Ülkenin bütün kaynaklarını yabancı sermayeye satan ve her fırsatta bununla gurur duyan AKP ne oldu da bir anda “ faiz lobisinden, Almanya- İngiltere operasyonundan, Zello örgütünden, Neoconlar’dan, Soros’tan bahseder oldu? Avrupa Birliği’nin Türkiye’de en çok destek verdiği partinin AKP olduğu çok nettir. AKP’nin kapatılmaması için AB’nin nasıl uğraştığını biliyoruz. 10 yıldır Batı basınında çıkan olumlu haberlerle “ Batı bizimle gurur duyuyor.” diye propaganda yapan AKP değil miydi?
Gelişmekte olan ülkelerde şişen kısa vadeli sermayenin karını maximize edip, kendi kıtalarına çekilecek olması ve ortaya çıkacak olan domino Etkisinin ilk düşüreceği ülkelerin başında Türkiye, ilk bitireceği hikaye AKP’nin “sanal büyümesi” dir.
Yıllarca küresel sermaye ile hiç bir sorun yaşamayan AKP’nin şu an yaşadığı, kısa vadeli sıcak sermaye ile yarattığı “sahte refahın” çökme noktasına gelmesiyle suçlu arama telaşıdır.
MAĞDUR OYUNU
Sermaye çıkışının Türkiye’de arkada bırakacağı en büyük gerçek AKP’nin yıllardır uyguladığı talan ekonomisinin gerçek yüzü olacaktır.
Bunu gören Erdoğan’ın Gezi Parkı’ndakileri krizin sorumlusu olarak göstermeye çalışması ve her gün fail değiştirerek dış lobileri suçlaması AKP’nin kendi tabanını korumaya çalışarak yine herkesten önce “ Mağdur’u oynama çabasıdır.
Brezilya, Endonezya, Rusya ve yukarıda sayilan öteki ülkelerde sıcak paranın zincirleme olarak çıkması an meselesidir. Bunun sebebi Faiz lobisinin “özel siyasi operasyonu “ değil; kısa vadeli sermaye ile büyümesini sürdüren gelişmekte olan ülkelerin reel olarak bu sürecin sonuna gelmesidir.
Bu noktadan Gezi Parkı’na bakıldığında AKP’nin, olayların başından beri kimsenin anlamlandıramadığı müdahale şiddetini kullanmasını ve Erdoğan’ın uzlaşmaz,öfkeli tutumunun sırlarını daha iyi görülebilecektir.
AKP’nin küresel sıcak sermayeye dayalı büyüme yalanı ve bu yalanın içinde gizlediği ekonomik talanı artık çökmek üzere. Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı’ndaki insanı ve barışçıl gösterilere anlamsız bir şekilde saldırarak ülkeden çıkan sermaye için bu olayları ve her gün failini değiştirdiği uluslararası güç odaklarını suçlamakta.
Erdoğan, tekrar “Mağdur’u oynayarak tabanını bir arada tutmaya çalışmakta, yıllardır en iyi şekilde hizmet ettiği yabancı sermayenin ülkede çevireceği enkazın sorumlusu olarak Gezi Parkı’ndaki gösterileri suçlu göstermeye çalışmaktadır.
Ortaya çıkan durum çok açık ki, artık mızrak çuvala sığmıyor. Günlerdir iktidar merkezlerinin durmadan fail değiştirerek yabancı sorumlu aradıkları olayların en büyük kışkırtıcısı olarak hükümetin “can havliyle” saklamaya çalıştığı gerçekler ortaya çıkıyor.

6 Haziran 2013 Perşembe

Sorun faiz lobisi mi, müdür mü?

Dönüşünde ılımlı mesajlar mı verecek, aynı tavrı mı koruyacak tartışmalarının içinde Başbakan gece döndü.  Öncelikle işçiyi, çifçiyi, tüm İstanbul'u selamlayarak başlayınca; çifçinin "ananı da al git", işçinin de "800TL iyi para geçinirsiz" şeklinde önceki selamlanmalarını! bir an için unutup herkesi gerçekten kucaklayacağını düşündüm  ama...

Karşılamaya gelen topluluk defalarca " yol ver gidelim, Taksim'i ezelim" şeklinde sloganlar atarken Başbakan'ın buna kayıtsız kalması kanımı dondurdu. Ben böyle  demokratik bir ülke ve lider bilmiyorum, bilen söylesin. Demokrasi gidilecek düzen için araç olarak görülmüyorsa.

Başbakan konuşmasında faiz lobisinden bahsederek Gezi Park' çıların arkasında bu lobinin olduğunu da ima etti. Garanti Bankası Genel Müdürü "ben de çapulcuyum" demeseydi faiz lobisi dillendirilir miydi gerçekten merak ediyorum. Kızayım derken daha önce  Garanti Bankası Genel Müdür' ünün kendisine, "sizinle zengin olduk" dediğini aktararak  faiz lobisini kimlerin zengin ettiğini  de itiraf etmiş olmadı mı? O halde sorun, benim zengin ettiklerim nasıl bana karşı konuşur düşüncesiyle müdürdü, faiz lobisi değil. Başbakan gelmeden önce bu faiz lobisini ilk dillendiren,  daha önceleri Siyaset Meydanı programında neredeyse kriz geçirircesine, " tüm kârlı ve stratejik varlıklarımızı sattınız" diye AKP'ye bağıran Yiğit Bulut' tu.

Başbakan'ın, konuşmasından etkilendiği belli olan Yiğit Bulut, kanal24 ekranındaki konuşmasında  bankaları yabancılara sattıktan sonra  bir gecede borçlarını silenlerden bahsetmemişti. Ya, sıcak para musluklarını açarak borsada  yabancı payının %70 in üzerine çıkmasını sağlayanlar? Bunları eleştirenlerin içe kapanmacılıkla, Türkiye'ye yatırım gelmesini istememekle suçlandığını hatırlatmak gerek burada.

Şimdi faiz lobisinin borsada spekülasyon yapmak istediğini söylüyor Yiğit Bulut' da, Başbakan' da. Ben ekonomiden Başbakan'ın anlattığı kadarı ve şekliyle anlarım.

Borsanın sürekli yükselmesini "istikrarınıza ve demokrasinize olan güven" olarak sunmuştunuz Sayın Başbakan. Bunu da gururla söylüyordunuz her zaman. Yetmiş altı milyon Milletinizin bir kısmını  özellikle ustalık döneminizde sık sık aşağılamanız, tehtidkâr konuşmanızla demokrasinize duyulan güven  kayboluyor olabilir mi?

Bir ferdini bile ayırd etmeden "milletinin efendisi değil hizmetkârı olduğunu" söyleyen demokrasiyi hazmetmiş bir lider, böylesine ayrımcı, kışkırtıcı, kinci bir üslup kullanmaz, "ne yaparsanız yapın, ben kararımı verdim yaparım" demez de hani.

4 Haziran 2013 Salı

Milletin gazı alınamamış!

Kimse orda burda sorumlu aramaya, gösterilerin arkasında şunlar, bunlar vardı diyerek tepkiyi, nedenlerini anlamazdan gelmeye ve polisin yaptığı muameleyi haklı göstermeye çalışmasın. Hangi demokratik ülkede böyle bir durum yaşansa sorumlusu iktidardır.

Böylesi bir protesto eylemine yönelik başka demokratik ülkelerin liderlerinden "ne yaparsanız yapın, biz kararımızı verdik, yaparız" sözlerini duyamazsınız. Demokrasi, istenilen durak geldiğinde inilecek bir tramvay olarak görülmüyorsa.

Bu ülkede PKK bile gösteri yapabilir, müdahele edilmezken Gezi Park'ta şiir, kitap okuyan, şarkı söyleyen gençlerin çadırlarını içindeki kitap, bilgisayar gibi malzemeleriyle birlikte sabahın beşinde kimler yakıp olayların büyümesine sebep olmuştur?

Her ne kadar ılımlı! bir mesaj alabilmek için "eğilip bükülerek uğraşmasına "rağmen Fatih Altaylı, programında bunu başaramamış, Başbakan kendi hayat tarzıyla ilgili buna saygı duyulması gerekir derken, başkalarının hayat tarzıyla ilgili alkol, metrodaki anons gibi sorulara ise sağlık, ahlâk kuralları Anayasa gibi gerekçelerle düzenleme yapıldığını anlatırken her içki içenin alkolik olduğunu söylüyor bir de.

Yani benim hayat tarzıma karışamazsın, saygı duymalısın ama ben senin hayat tarzınla ilgili çeşitli gerekçelerle düzenleme yaparım demeye getiriyor. İşte sorun da bu zaten. Yüzde elli benim, ne istersem yaparım, seninle ilgili de her türlü kararı ben bilirim, ben veririm anlayışı...

Başbakan ve AKP, çoğunluk benim ne istersem yaparım anlayışıyla hareket ederken insanları aşağılıyor, hakeret ediyor,  üstelik. "2 ayyaşa", alkolik olmanın tanımını yapana kadar, "kelle" den başlayarak günümüze gelen "ananı da al git, senin oğlun da çalışıvermesin, güzel öldüler ama, şerefsiz, 800TL iyi para geçinirsin" gibi daha pek çok  küçümseyici, aşağılayıcı ifadelerin, her demokratik tepki koyanın iktidarı yıkma amaçlı terör olarak görülmesinin  unutulduğu sanılıyordu.

Meğer unutulmamış, bilinçaltında bir yerlerde birikmiş, biriktirilmiş. Bu biriktirilmişlik Gezi Parkıyla bir sosyal patlamaya dönüştü. Mavi Marmara'dan sonra Hüseyin Çelik diyordu ya "Milletin gazını alıyoruz" diye. Yeterince alınamamış, alındığı sanılmış.

Mizacının ve üslubunun yanı sıra  Başbakan' a hatalı da olabileceğini söylemeyen "Yüz yılda bir gelecek lider, Başbakan'ı yedirtmeyiz" zihniyetinde baş danışmanlar olduğu sürece durumun düzeleceğini sanmak hayalden öte olmayacaktır.


 

1 Haziran 2013 Cumartesi

Korku duvarı aşıldı

Hiç bir demokratik ülke lideri halkını, değerlerini bu kadar aşağılamaz, ayaklar altına almaz.
Hiç bir demokratik ülkenin demokratik lideri, yanlışları eleştirdiği, gerçekleri ortaya çıkardığı için, muhalefet yaptığı için diğer partilere "şerefsiz" gibi hakaretamiz kelimeler sarf etmez.

Hiç bir demokratik ülkenin lideri kırmızı çizgilerini yok edip başka ülkelerin çıkarları üzerine inşaa etmez. Bu inşaa sırasında askerine çuval geçirilirken tepki vermek yerine dalga geçmeyi seçmez. Bağımsızsa ve gerçekten bir dünya lideri! ise tabi.

Hiç bir demokratik lider,  politikalarını korkutarak,  şantajla sindirerek kabul ettirmez.
Hiç bir demokratik ülke lideri "ne yaparsanız yapın ben kararımı verdim, uygularım" demez.

Hiç bir demokratik ülkenin lideri, demokratik protesto hakkını kullananlara "çapulcu" diyecek kadar küçülmez. Çapulcu başkasının malını çalan, yağmacı, talancı demek. Sokağa dökülenlerin gemicikleri, Fenercikleri, hesapçıkları yok ki yağmacı, talancı, çapulcu! olsunlar.

Şu günlerde Türkiye'de yaşananlar gibi bir durum hangi demokratik ülkede yaşanırsa yaşansın iktidar sorumlu tutulur. Ve demokratik bir ülkede bu kadar tepki toplayan bir kararda geri adım atılır, halka karşı kin güdülmez, hırs, gurur yapılmazdı zaten.

Tabii bahsettiğim demokrasiyi gerçekten hazmetmiş ülke ve siyasetçilerinde olur. Demokrasiyi istenen durak geldiğinde inilecek bir tramvay olarak gören ülke iktidarlarında değil.

On yıldır milletini, değerlerini aşağılamanın, korkuyla bastırılmanın, sindirilmenin tepkisi, isyanı bu. O korku psikolojik duvarı Gezi Park özelinde aşıldı. Hâlâ ne kadar çevreci olduğunu anlatmaya çalışanlar olanı ve  kendilerini tekrar sorgulamalı.

24 Mayıs 2013 Cuma

ODATV-27.5.13-Arınç-Gülen görüşmesinde neler konuşuldu?



Başbakan'ın Suriye konusunda iki saatte Obama tarafından ikna! edildiği ve fikirlerinin yine "gelişerek dönüştüğü" ABD ziyaretine bir de Bülent Arınç'ın Fettullah Gülen ziyareti damgasını vurdu. Özellikle 2011 seçimlerinden sonra cemaat-AKP ayrışmasının konuşulmaktan öte, cemaate yakın basında bunun emareleri açıkça görülüyordu. Başından beri "Şiir gibi" yürütülen ilişkiler neden böyle olmuştu?
Mart 2011 tarihli Stratfor iletisinde Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanması konulu yazışma aslında cemaat ile AKP arasındaki sorunun ne olduğunu anlayabilmek için yeterince aydınlatıcı. Taraf Gazetesi de bir yıl önce "Şık ve Şener, Cemaat AKP kavgasının kurbanı" başlığıyla yazışmaları yayınlamıştı.
Stratfor Türkiye uzmanı Emre Doğru, Şık ve Şener' in tutuklanmasıyla ilgili Stratfor analisti Friedman' a, “Bence bu adımı atan AKP değil...Erdoğan pragmatik bir adamdır, seçimler öncesinde halkın AKP’ye korkusunu arttıracak ek bir baskı istemez. Dolayısıyla, Gülen hareketi bu gözaltıları gerçekleştirerek AKP’ye baskı yapıyor. Sorulması gereken soru: Niye? Bunu yakın bir zaman önce Austin’e gelen Türk arkadaşımızla tartıştım. Erdoğan üzerindeki baskının azalmasını istiyorsa, Gülencilerin buna karşılık AKP’den 150 vekillik talep ettiğini söylüyor. Bu esasen seçim sonrasına yönelik bir pazarlık.” diye yazıyor.
BEN GÖREVİMİ YAPTIM
2011 seçimlerini Gülen'in AKP'yi ele geçirmek için en büyük fırsatı olarak gören Emre Doğru, "Erdoğan' nın liderliği olmadan AKP'nin oyu bir dahaki seçimlerde azalma eğiliminde olabilir. Gülen hareketi AKP' nin oylarını yükseltecek dolayısıyla hakkını ve belki biraz fazlasını istiyor" diyor. Bu isteğin Balyoz operasyonundan sonra gelmesi düşündürücü bir tesadüf! olsa gerek.
Tuncay Güney' in bir kaç ay önce katıldığı başkanlık sistemini savunduğu Ulusal Kanal'ın bir programında, "ben görevimi yaptım,... Paylaşım savaşı başladı bile" dediği gibi sorunun gücün paylaşımı olduğu Stratfor yazışmalarında da görülüyor.
Hâl böyleyken Arınç' ın Fettullah Gülen ziyaretinde bu konuların konuşulmamış olduğu düşünülemez. Özellikle önümüzde üç seçim ve muhtemel bir referandum varken. Görüşmeyle ilgili Arınç, Başbakan'ın vekili olarak bu ziyareti yaptığını, Başbakan' ın Gülen'in bir emirleri, tavsiyeleri olup olmadığını sormasını istediğini açıkladı.
Tüm bu olanlar yöntem hariç, Türkiye' nin ne kadar diğer İslam ülkelerine benzetildiğini gösteriyor. İşgal ya da ayaklanmalarla ülke içindeki çeşitli grup, cemaat ve aşiretler "bahar, demokrasi getiriyoruz" sloganlarıyla bir araya gelerek rejime karşı savaşıp, rejim yıkıldıktan sonra bu defa "pay" için bir birleriyle savaşmaya başladılar.
Türkiye' de ise bu savaş, siyaset, komplo, hukuk, "emir ve istekler" yoluyla yaşanıyor anlaşılan.

21 Mayıs 2013 Salı

ODATV-23.5.13-Erdoğan ABDyi hayal kırıklığına uğratmayacak

İsrail'le başlatılan tazminat görüşmeleri zincirine dair, tazminatla ilgili kısa bir görüşme yapıldıktan sonra uzun uzun Suriye konusunun konuşulduğunu okuyoruz dış basından. Yani para ve Suriye özelinde bölge görüşülüyormuş. Konuşulan konulara bakıldığında, hayatlarını ortaya koyanların öncelikli amacı olan Gazze ablukasının kaldırılmasından bir hayli uzaklaşıldığı görülüyor. Hayatını kaybedenlerin öncelikleriyle iktidarın öncelikleri ayrışmış.

Bazı AKP vekillerinin gemiye son anda binmekten vazgeçmeleri, Hüseyin Çelik' in olaydan sonra Milliyet röportajında, İsrail'in saldıracağını biliyor muydunuz sorusuna verdiği "Perşembe' nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" cevabı Mavi Marmara yolcuları ile iktidarın öncelikleri arasındaki ayrışmanın! baştan beri var olduğunun işaretini vermişti aslında.

"Gölge CIA" diye adlandırılan özel istihbarat şirketi Stratfor' un, Wikileaks' ın yayınladığı Eylül 2011 tarihli belgesinde, Başbakan' ın İsrail ve bölge politikalarına dair bilinenin dışında bir siyasetin ip uçlarına rastlamak mümkün. Kaynak olarak Lübnan' da bir Türk diplomata dayandırılan iletide, "Erdoğan' ın diplomatik seviyeyi düşürmesine ek olarak İsrail'le askeri ilişkileri askıya almasını Suriye' ye karşı benzer bir eylem kararı takip edecektir. İsrail ve ABD adına hareket ettiği Esad bahanelerini kabul etmemek için İsrail'den başlamayı seçti" deniyor.

Sonrası bildiğiniz gibi Suriye'de olaylar patlak vermiş, mülteci akınının başlamasıyla "düşman Esad" siyasetine geçilmişti. Gün geçmiyor ki, İsrail' le yaşanılan krizin kontrollü bir kriz olduğunu düşündüren bilgi, haber ortaya çıkmasın.

Aynı  Stratfor belgesinin başka bir yerinde, "Erdoğan ABD'yi asla hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Türkiye İsrail' le ilişkilerini geri dönülmez noktaya ulaştırmak istemiyor. Erdoğan Arapları etkilemek istiyor" ifadesi yer alıyor.  ilk zamanlar etkilenmiş görünen Araplar'ın Suriye politikasında ortaya çıkan gerçeklerden sonra  ne düşündüğünü bilmek için kâhin olmaya gerek yok sanırım.

Rusya ile varılan anlaşma gereği Obama, Cenevre görüşmelerine devam edilmesi için iki saatte ikna(!) ettikten sonra fikir değişikliği yönünde bir soruya, "diktatör savunucu, Esad yalakası" diye kızmadan, "buna bir fikir değişikliği hatta gelişerek dönüşümü diyebilirsiniz" deyivermişti Başbakan' da. Muhalefetin iki yılda başaramadığını İki saatlik görüşme başarmıştı!

Lübnan' daki Türk diplomatın dediği gibi ABD "hayal kırıklığına" uğratılmadı. Vatandaşlarımızın hayatı pahasına Türkiye' nin siyasetinin başka ülkelerin hayal kırıklığı yaşamaması üzerine kurulmasını, bunu da gelişerek dönüşüyoruz şeklinde ifadesinin yorumunu  siz yapın artık.
 

17 Mayıs 2013 Cuma

ODATV-18.5.13-Obamanın eli değdi Erdoğan değişti

Heyecan ve özlemle! beklenen Obama ile Erdoğan görüşmesi nihayet gerçekleşti. Bu ziyaret öylesine beklenmiş olmalı ki, Bakan Egemen Bağış'a twitter'da "beraber yürüdük biz bu yollarda" sözlerini bile yazdırdı.
Obama, Suriye konusunda Rusya'nın önerdiği Cenevre görüşmelerine devam edilmesine işaret ederken(başından beri CHP bölge ülkeleriyle konuşulsun dediği için diktatör yanlısı, Esad'ın avukatlığını yapıyor suçlamalarına maruz kalmıştı), "İran'ın nükleer silah elde etmemesi konusunda aynı fikirde" olunduğunu söylemesiyle İran'la ilişkilerimizin de Suriye ile olduğu gibi değişerek örtüştüğünü anladık.
Oysa Başbakan 2009'da, "Ortadoğu’da nükleer silahı olan ülke var, örneğin İsrail. Fosfor bombaları kullandı. Niçin bunlar konuşulmuyor? Yatıyoruz kalkıyoruz İran, daha adil olmamız lâzım" diyerek İran'ın nükleer çalışmalarını savunuyordu.
İki yıl önce ise Brezilya ile birlikte İran için arabuluculuk yaparken, "İran'da bir nükleer silahın olmamasını isteyenlere baktığımızda hepsinde silah var. Hadi bu konuda konuşanlar, kendi ülkelerinden nükleer silahları kaldırsınlar ve insanlığın barışı için müjdeyi versinler" demişti.
İSRAİL'LE AYNI NOKTADA
Daha önce İsrail'in de, İran'da nükleer silah istemeyenlerin de nükleer silahı var diyerek İran'ın nükleer çalışmalarını destekleyen Başbakan' ın, sadece ABD değil, İran'ın nükleer çalışmalarını derhal durdurması gerektiğini savunan İsrail'le de aynı noktaya gelmiş olmasında Netenyahu' nun resmi olmayan özürü, Obama'nın İsrail'le ilişkilerin düzeltilmesi isteğinin etkisi olduğu açık.
Ayrıca Gazze'ye gideceğini bildiğimiz Başbakan'ın İsrail işgali altındaki Batı Şeria'ya da gideceğini ilk defa duyduk açıklamasından. İsrail'in sürekli yeni yerleşim yerleri kurması çalışmalarına Davutoğlu' nun "İsrail eski politikalarını sürdürerek işgalini pekiştirmek istiyor. Yerleşim projelerine rağmen Batı Şeria ve Gazze 1967 sınırları içinde sadece ve sadece Filistin'lilere aittir" diye tepki gösterdiği Batı Şeria'ya gitmenin İsrail' in işgalini "pekiştirmesini" meşrulaştırmak anlamına gelmesi dışında Filistin' e bir yararı olmayacaktır ne yazık.
HIZLI DEĞİŞİM
Hep aynı şey oluyor. Önce NATO'nun Libya'da ne işi var diyoruz sonra destekliyoruz. Patriotlar için "haberim yok, talebimiz yok" diyoruz, bir de bakıyoruz konuşlandırılmışlar bile. Esad' a "kardeşim" diyoruz, düşman oluyoruz birden. İran'ın nükleer çalışma yapmaya hakkı var diyoruz, meğer öyle düşünmüyor muşuz. Sadece Gazze'ye gidecektik önce, Batı Şeria'ya gitmek de gerektiğine karar veriyoruz sonra.
Bu hızlı değişim, dönüşümlerden sonra İsrail'le yaşanan gerginliklerin kontrollü bir kriz olup olmadığı, Filistin politikasında da aynı yerde durup durulmadığını sorgulamamak mümkün mü?

14 Mayıs 2013 Salı

ODATV-14.5.2013-Reyhanlı ile Balyoz davasının ne ilgisi var?

Reyhanlı' daki bombalama eylemi Türkiye'yi sarsarken sorumlularını en hızlı bulduğumuz! olay da bu oldu sanırım. Sorumlularının, bağlantılarının bulunması hızındaki başarımız! önleyici istihbarat konusundaki başarısızlığımızı perdelemiş görünüyor. Üzerine bir de yayın yasağı konuldu mu, olay çözülmüş oluyor haliyle.
Obama, Suriye'ye müdahele için kırmızı çizgilerinin "kimyasal silah kullanılması ve savaşın komşulara sıçraması" olarak deklare etmişti önceden.
Suriye politikamızda gelinen noktada sınırda meydana gelen ilk terör eylemi olmaması sebebiyle böylesi bir eylem beklenmeliydi. Özellikle geçtiğimiz ay İsrail'in Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı yolundaki iddialarıyla birlikte, "ABD' nin kırmızı çizgilerinin geçildiği" söylemleri daha sık duyulmaya, müdahele için ABD'nin liderlik etmesi gerektiği yorumları artmaya başladığından beri.
AYNI SAVUNMAYI YAPACAK
CIA uzmanı Henri Barkey, Suriye konusunda ABD'nin üzerindeki baskının sadece içerden değil bölge ülkelerinden de geldiğini söyleyerek yakın zamanda Beyaz Sarayı ziyaret eden ürdün Kralı Abdullah'ın, Suriye konusunda liderlik yapması için ABD'ye ricacı olduğunu söylüyor. Erdoğan'ın ziyaretinde de aynı tür bir savunma yapmasını muhtemel görüyor.
Her ne kadar sonradan değiştirilse de Başbakan, ABD ziyareti öncesi NBC'ye verdiği röportajda "ABD'nin önderliğinde başlatılacak bir kara harekatını ve uçuşa yasak bölge ilân edilmesini destekleyeceklerini" söyleyerek Obama ile gündemin ne olacağını açıklamış oldu. Kimyasal silah kullanıldığı iddialarının yanında şimdi birde Esad rejiminin komşularını tehdit eder hale geldiğini anlatacağı Reyhanlı dosyası oldu.
BALYOZ PLANI
Herkes Reyhanlı'yı kimin yapmış olabileceğine ilşkin, bizi Suriye'ye çekmeye çalışan güçlerin, Suriye' yi Türkiye'ye taşımak isteyenlerin işi gibi çeşitli fikirler öne sürerken kimsenin aklına "Balyoz Planı" gelmiyor. Suriye ile Balyozun ne ilgisi var diyeceksiniz.
Ne diyordu özetle iddianame? Uçağımızın düşürülmesi, terör eylemleri vasıtasıyla komşumuzla savaş çıkarmak!
Sahi, "Balyozcuları" içeri atmamış mıydık biz?!

30 Nisan 2013 Salı

ODATV-3.5.2013-İsrailden kritik tatbikat

İsrail, Önümüzdeki Pazar günü yedeklerini de çağırarak Lübnan sınırlarında sürpriz bir askeri tatbikata başlıyor. Ordu sözcüleri her ne kadar bunun önceden planlanmış bir tatbikat olduğunu söylese de muhtemel bir bölgesel savaşa hazırlık olabileceği şüphesini ortadan kaldırmıyor.

Bu yönde düşünmeye sevk eden güçlü mesajlar ard arda ve seri bir şekilde gelmeye başladı son günlerde. "Suriye rejimi kimyasal silah kullandı" iddiasıyla birlikte geçtiğimiz hafta Netenyahu,"Bölgesel gelişmeler endişe verici. Suriye parçalanıyor, Lübnan istikrarsız. Her iki ülkenin durumu İsrail için tehdit.İsrail gelebilecek tehtditleri kara,hava veya deniz yoluyla durduracaktır" açıklamasında bulundu.

Netenyahu ile iki kez görüştükten sonra Türkiye'yi ziyaret eden Ürdün Kralı Abdullah, geçtiğimiz günlerde Washington' daydı. Daha Kral Abdullah gitmeden ABD Savunma Bakanı Hagel, istihbarat, lojistik ve operasyon uzmanlarından oluşan özel bir birliğin Ürdün'e gönderildiğini açıkladı. Bu birlik gerektiğinde operasyonlar için ortak görev gücü oluşturacak.
Pek çok kaynak bölgesel bir savaşın altı hafta içinde patlak verebileceğini söylerken Türkiye'nin terör örgütü PKK ile "barış"nın da yaklaşan! bölgesel stratejiye uygun düşünüldüğünü Aysel Tuğluk, "PKK Suriye'de kısa sürede silahlı, İran'da yakında silahlı olacak" sözleriyle belirtmiş oldu.
Dünya, bir bölgesel savaşın patlak vermesi olasılığının yüksek ve çok yakın olduğunu,risklerini, etkilerini konuşurken bu etkilere en yakın olan ülkemizde içeriğinin asla söylenmediği bir konuda ikna olduk olmadık derken, bir de ayrandan rujdan konuşuyoruz.
 

13 Nisan 2013 Cumartesi

ODATV-13.04.2013-Tuncay G."Başkanlık olacak,özerklik olacak,herkes serbest kalacak"

Cuma akşamı Ergenokon davasının kilit ismi, Tuncay Güney Ulusal Kanal'a görüntülü bağlantıyla konuk oldu.Sorulara verdiği cevapları kendi cümleleriyle alt alta yazdım sırasıyla.Özetle;Başkanlık sistemi gelecek, Özerklik olacak.Bunların olabilmesi için Ergenekon operasyonu planlı yapıldı, ve Başkanlıkla birlikte tüm tutuklular serbest kalacak diyor.
İşte Tuncay Güney'in Ulusal Kanal'da sırasıyla söyledikleri:
...Basın baştan beri yönlendirmeyle hareket etti.
...Türkiye'de gazetecilik kâğıttan bir kaplandır.Gazeteciliği çok
önemsiyorsunuz.
...Sistem yumuşak geçiş yapıyor.
...Başkanlık sistemi olacak.
...Türkiye'deki sistem sizi bir gecede kahraman yapar bir gecede terörist.
...Obama Ahmet Türk'e söz verdi Kürtler özerklik alacaklar.
...Sizin tek ihraç gücünüz askeriniz.
...Irak'a silah götürüldüğü konusu gerçek değil.
...Ergenekon terör örgütü değildir.
...Ergenekon'dan tutuklular on yıl yatacak dedim. Beşi gitti beş yıl kaldı.
...Belki üç yıla kadar Başkanlık gelirse herkes serbest kalacak.
...Türkiye'de güç vardır hukuk yoktur.
...Geç kaldınız. Herşey rotasına girdi, paylaşım savaşı başladı.
...Ergenekon'da ben maçtan çıkarıldım.
...Ergenekon Global bir projedir. Herşey plan dahilinde oldu.
...Benim elimde bir tek CD yoktu.Bilgisayarım bile yoktu. Arama tutanağında
yazılı ise polise sorun.
...Şimdiye kadar katıldığım hiç bir kanalda bana CD'leri sormadılar.İlk defa
duyuyoroum. Ben de bir tek CD yoktu.
...Ben de devletin antetli kâğıdını alırım, Ümit Zileli El kaide derim. Al
sana arama tutanağı.
...Emniyetteyken beni telefonla biriyle görüştürdüler.Görüştüğüm kişi, sana
bir dosya vereceğiz, mülâkata ekleyeceksin dedi.
...Yurt dışına yasaklıydım. Bazı arkadaşlar vasıtasıyla kaçtım.
...ABD size demokrasi, özgürlük, teknoloji herşey veriyor.
...Ben özgürüm siz polis devletinde yaşıyorsunuz.
Tuncay Güney'den elde edildiği söylenen bilgilerle yıllarca program yapanların, bu son açıklamaları ile ilgili de uzun uzun program yaparlar mı?
Yoksa "kağıttan kaplanlar" mıymış, göreceğiz

17 Mart 2013 Pazar

ODATV-17.03.2013 Öcalan'ı Başbakan adayı olarak göreceğiz

Geçtiğimiz günlerde ABD'nin önde gelen dış politika dergisi Foreign Policy' de, Hamma Mirwaisi ve Alison Buckley imzalı bir yorum çıktı.
1962'de müebbet hapis cezası verilen Mandela'nın 27 yıl hapis yattıktan sonra Güney Afrika Cumhurbaşkanı, Martin Luther ile yıllar sonra Obama'nın Başkan oluşu örnekleri verildikten sonra Türkiye yorumuna geçiliyor.
Dergideki yazı,"Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Cumhurbaşkanlığı hevesi uzun zamandır devam ediyor. Başbakan Erdoğan'la görev takası yapmaya hazırlanıyor, fakat politika üstatları ve oy kullanacak halkın, Türkiye'ye hakiki barışı getirecek Kürt lideri Abdullah Öcalan'ı Başbakan adayı olarak görme olasılığı yüksek" şeklinde bir değerlendirmeyle tüm tartışmaların da ötesine geçiyor.
Görüşmelere, pazarlıklara karşı çıkan Milliyetçiler için "ehlileştirilmiş kurtlar insanlara, akıllı, yardımcı dost oluyor,sürüyü saldırılardan koruyor, yaşamının devamını sağlıyorlar. Türk liderler, hayvanlar âleminden faydalı dersler alabilirler" şeklinde garip bir yorum yapılmış.
Mirwaisi ve Buckley'e göre Ortadoğu'da ekonomik bir iş birliği kurulacak,bu da bitmeyen küresel finansal krizin çözümü olacak.
Dışarda nelerin konuşulduğunun daha net görülebilmesi için ABD'nin dış politika dergisinde çıkan yazıya özellikle yorum getirmemeye çalışarak büyük bölümünü almak istedim. Çünkü Türkiye'de "barış, süreç, jest" gibi kulağa hoş gelen sözlerden fazlası konuşulmuyor. Konuşulamıyor belki de...
Ancak herkesin sorduğu, cevap alamadığı soruyu tekrar etmekte fayda var."Bitmeyen küresel finans krizin çözümü" için İmralı-PKK hattında ne konuşuluyor, ne alınıp ne veriliyor?

9 Mart 2013 Cumartesi

ODATV-9.3.2013 TR PKK ile müttefik mi yapılıyor?

ABD Merkez Komutanlığı Başkanı General James Mattis, "İran'a uygulanan yaptırımların işe yaramadığını, nükleer çalışmalarının kritik noktaya gelmesi halinde İsrail'in İran'a saldıracağını, bunun için Obama yönetimine planlar hazırladığını" Amerikan kongresine anlattığı konuşmasında "İsrailin buna karar vermesi halinde Amerikan yardımına ihtiyaç duymayacağını" da sözlerine ekledi. General Mattis, "İran, müzakereleri zaman kazanmak için kullanıyor" diyerek aslında müzaklere inanmadığını da belirtti.
İsrail ve Arap-Batı ittifakının İran'ın nükleer programını durdurmak için gerektiğinde vurmak da dahil herşeyi yapacakları görülüyor.Çünkü İran'ın nükleer silah yapma kapasitesine ulaşması dışında bölge ülkelerininde nükleer silah yapmak isteyecek olması gibi daha büyük bir sorun var.
İSRAİL'İN KABUSU
Henri Barkey nükleer silahlanma ile ilgili çalışmasında, İran'ın nükleer silah elde etmesi durumunda Türkiye ve Mısır başta olmak üzere tüm bölgenin nükleer silah elde etmek isteyeceğini yazdı.Bölgenin nükleerleşme yarışına girmesi etrafı Müslüman ülkelerle çevrili İsrail'in en büyük kâbusu olsa gerek.
İşte bu yüzden İsrail İran'ın nükleer silah çalışmalarının ne pahasına olursa durdurulması gerektiğini düşünüyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry'nin Türkiye'yi de içine alan sıradışı AB ve Ortadoğu gezisi, general Mattis'in dediği "kritik nokta" ya yaklaşıldığını gösteriyor olabilir. Ortadoğu gezisinin Riyad durağında Kerry, "müzakerelerin zaman bakımından sınırsız olmadığını" söylerken süre konusunda ipucu olabilecek bir şey söylemedi.
KRİTİK NOKTA YAKLAŞIYOR
Tüm bunlardan sonra Türkiye'nin, "barış, süreç, kan dursun" şeklinde hoş sözlerle alalacele İmralı, Kandil'le müzakereye girmesi, PKK'nın silah bırakması değil ateşkesle sınır dışına çıkarılması General Mattis' in yaklaşan o "kritik nokta"sı ile ilişkili olabilir. Batı- Arap ittifakı için "Kritik noktaya" yaklaşan Suriye ve özellikle İran siyasetinde, Türkiye, PKK ile müttefik haline getiriliyor olabilir mi sorusu çok mu afaki, desteksiz olur? Barzani ile müttefik olacağımızı çok değil bundan beş yıl önce söyleseler ne derdik?

18 Şubat 2013 Pazartesi

CHP-MHP "SİVAS'IN ÖTESİNE GEÇEMEZ", BDP HERYERE GEÇMELİ!

BDP'liler Karadeniz turuna çıktılar. Sinop durağında İmralı sürecini anlatacaklarmış. Farklı yerlerde sadece! İmralı sürecini anlatmak da onları Türkiye partisi yapacakmış. İyi de, İmralı sürecinin ne kadar iyi ne kadar faydalı,şirin bir süreç olduğunu anlatıyorlar, ne konuşulduğunu değil. Halk terör liderinin artık Başbakan'ın muhatabı olduğu müzakereyi biliyor. Bilmek istediği nelerin konuşulduğu.

Muhalefetin yıllarca Doğu illerine gitmemesi, gidememesi, "Bakın,Sivas'ın ötesine geçemiyorlar" diye gururla seçim malzemesi yapıldı, alkışlatıldı. Sorumluluğun iktidarı devirlerinde olduğu unutturularak.

Karayılan daha dün AKP için,"iktidar olmanızda bizimde katkımız var" dedi. BDP-PKK çizgisinde olan Özgür Gündem yazarı Celalettin Can, CNNTürk Tarafsız Bölge Programında "Başbakan'ın Doğu illerine gidebilmesi için kendimiz önceden gidip önlem almışızdır" dedi, programda olan AKP milletvekili Mehmet Metiner yalanlayamadı.

"Önceden gidip önlem" alarak Başbakan'ın Doğu illerine rahatça gidebilmesi, iktidar olabilmesi için çalışan, barış kelimesini en çok dillendiren, Türkiye'ye demokrasiyi öğretmek isteyen, müzakere edenler; diğer muhalefet partilerinin de doğuda siyaset yapabilmesi için "önceden önlem" almayı düşünmeyip, "her parti her yerde siyaset yapabilmeli, diğer partilere tepki gösterilirse bunları "ırkçı, kafatasçı provakasyon" olarak şiddetle kınayacağız" dememiş olmaları büyük çelişki.

Sinop'ta gösterilen tepkiye şimdi yine AKP'si,BDP'si, medyası koro halinde, "bu ırkçı, barışa karşı bir provakasyondur, kınıyoruz, BDP heryere gidebilmeli,siyaset yapabilmeli" diyor,

BDP barış konusunda, birlikte yaşama isteğinde samimiyse, söyledikleri gibi bedel ödemeye hazırlarsa gerçekten, terörle barışın yan yana olunamayacağı, terör örgütünden güç alarak her yerde barış içinde siyaset yapılamayacağı bilinmeli. Öncelikle Kandil'e "silahı bırakın biz siyaseten herşeyi konuşuyoruz" demeli...Diyebilmeli.

Ancak bunu diyebildiği zaman BDP, bir Türkiye partisi olabilir, her yerde tepkisiz, siyaset yapabilir.Aksi halde, tepkilerin olacağı biline biline böyle bir gezinin, mesaj içerikli başkaca bir anlamı olacaktır.


16 Şubat 2013 Cumartesi

ODATV-16.02.2013 SRYden BMye şikâyet:TR Elkaideye yardım ediyor

SANA'nın (Suriye Haber Ajansı) bildirdiğine göre Suriye, bakanlığı aracılığıyla Türkiye'yi iki mektupla BM'ye şikâyet etti. Mektuplarda Türkiye, Suriye krizinde siyasi çözümü engellemek ve Elkaide bağlantılı Nusra Cephesi adlı örgüte yardım etmekle suçlanıyor.
Türkiye hükümetinin, siyasi çözüm programını reddetmeleri için Suriyeli bazı muhaliflere baskı uyguladığına dikkat çekilen mektuplarda,başta Nusra Cephesi ve bağlantılı Kaideli teröristler olmak üzere başka silahlı terör gruplarının, barınmaları, silahlandırılmaları, eğitilmeleri, finanse edilmeleri ve Suriye topraklarına geçirilmeleri için Türkiye topraklarında merkezler oluşturulduğu belirtildi.
Şikâyet mektubu, "Suriye hükümetinin bir kez daha dost Türk halkına saygılarını ifade eder" şeklinde bitiyor.
Suriye'nin ileri sürdüğü konularla ilgili "Türkiye muhaliflere lojistik destek sağlıyor" şeklinde sık sık hem iç hem dış basında haberler çıkmış ancak bu hiç bir zaman resmi ağızlardan doğrulanmamıştı. Suriye halkına insani yardım yapıyoruz dendi hep.
Diğer taraftan Suriye Sanayi Odaları Birliği Faris El-Şahabi de,"Türkiye' deki hükümetin teröristleri, silahlandırdırdığı, sınır kapılarını ardına kadar açarak çalınmış malların sınırlardan geçişlerini kolaylaştırdığı, korsanlık, yağmalama ve hırsızlık eylemlerine bulaştığı, buna ilişkin kanıtların bulunduğu,kabine ve Halk Meclisinin Erdoğan hükümetine karşı açacağı davaların destekleneceği" şeklinde açıklamada bulundu.
Cumhurbaşkanı Gül'ün, Terörist örgütlere yardım eden kişi ya da şirketlere yönelik yaptırımı içeren yasayı onaylamasıyla, Suriye'nin Türkiye'yi kendi teröristlerine yardım etmekle suçladığı BM başvusunun örtüşen zamanlaması da ilgiç olsa gerek.
Suriye konusunda yanlız bırakıldığının siyasi çevrelerce sık sık vurgulanan Türkiye, Suriye'nin iddia ettiği şekliyle muhaliflere ya da AB,ABD,NATO, Türkiye ve bir çok ülke tarafından terör örgütleri listesine alınan Elkaide'ye yardımı kanıtlanırsa olabilecekleri düşünüyor mu?
Bunları hatırlatanlar, Esadçı,Baasçı,diktatör yanlısı oluyor mu?

13 Şubat 2013 Çarşamba

Cilvegözü gözlerin cilvesi! olur mu?

CİLVEGÖZÜ, GÖZLERİN! CİLVESİ OLUR MU?

Cilvegözü sınır kapısında bombalı bir aracın patlamasından sonra verilen bilgilerle birlikte çelişkileride ortaya çıkmaya başladı.Resmi açıklamalar patlayan aracın Suriye yönünden Türkiye'ye geldiği şeklinde. AA’nın verdiği görüntülerde Türkiye tarafına geçmekte olan beyaz ya da açık renkli bir aracın infilak ettiği yansıtılıyor. Montajlanmış AA' nın görüntüsünde patlama anında araç değil, patlamanın verdiği tahribat görülüyor.

Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası açıklama yapan Bülent Arınç Suriye plakalı panelvan bir minibüsün patladığını söylerken AA'nın sınır kapısı kamera görüntülerinde açık renkli normal binek bir araç görülüyor. Oysa olay sonrası hemen çekilen pek çok amatör ve TRT’nin ilk anda geçtiği görüntüler, fotoğraflara bakıldığında Suriye yönünde en sağda park halinde tamamen parçalanmış kırmızı bir aracın infilak ettiği anlaşılıyor.

Patlamadan sonra ister istemez gözler Suriye’ye çevrildi. Suriye Enformasyon Bakan Yardımcısı Şam’da Yurt Gazetesine, “Suriye ordu güçleri Reyhanlı’dan yaklaşık 40 Km. geride mevzilenmiştir. Aradaki bölgede terör güçleri bulunuyor. Bombanın patlatıldığı nokta Türkiye’den Suriye’ye geçiş yönüdür ve tamamen Türkiye ile silahlı teröristlerin kontrolünde olan bir bölgedir” şeklinde açıklamalarda bulundu.

TRT’nin son dakika görüntüleri ile amatör görüntüler, fotoğraflar ve googlmap haritası da aracın durduğu yer konusunda Suriye’li bakan yardımcısını doğruluyor. Görüntülerin ortaya çıkardığı diğer bir gerçekte ortada ne bir jandarma, asker, polis, ne de bir görevlinin olduğu. Sadece insani yardım malzemelerinin geçisişine açık olduğu söylenen kapı tamamen muhaliflere bırakılmış gibi.

Resmi açıklamalar ile görüntüler neden bu kadar çelişki içinde, görüntülere neden yasak getiriliyor, anlamak mümkün değil.

D-8 zirvesine katılmak üzere gittiği Pakistan’da patriotları savunmak adına Başbakan,"Türkiye 4. maddeye göre NATO toprağıdır” demişti. Sınır kapısındaki patlamadan sonra da ABD’den ses gecikmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nuland: “Türkiye’den böyle bir talep almadık. Ancak elbette böyle bir talep olursa ikili yoldan ya da NATO yoluyla elimizden geleni yapmak isteriz” diyerek Amerika'nın isteğini! dile getiriyor.

Başbakan'ın Türkiye’yi önce NATO toprağı ilan etmesi, sınırda bir aracın patlatılmasıyla "hedef Türkiye'ydi bunda hiç şüphe yok" demesi, çelişkiler, sorular...

PKK ile mücadelede Irak sınırıyla ilgili güvenlik kaygılarına nasıl yardım ettiği anlaşılamayan Amerika’ dan Suriye sınırının güvenliği konusunda gelen acil ve can atar yardım etme isteği!, geçmişte Irak’ta olduğu gibi yeni bir çekiç gücün davetine vesile olmasının mümkün kılınmasını isteyen gözlerin cilvesi olur mu, göreceğiz.

??"İnsani" gerekçelerle Saygun'a uzanan el Öcalan'ada uzanır mı?

Ben bu davanım savcısıyım diye başlayan süreçte neler olmadı, neler denmedi ki? Çetelerle, darbecilerle uğraşıyoruzdan tutun da medya, basın eliyle terörist oldukları Türkiye'de ne kadar işlenmiş faili meçhul cinayet, suikast varsa onların yaptıkları...

Yapılan bunca hukuksuzluklar, "sehvenler", sahte belgeler? Olsundu yüzyılın davasıydı, kurunun yanında yaş da yanabilirdi. Amaç önemliydi,amaç ulvi idi!

Amaç öylesine ulviydi ki! Balyoz davasından tutuklanan, doktor raporları hiçe sayılan Ergun Saygun, diğer pek çok ağır hasta tutuklu gibi hastaneye sevk edilmemişti.Sonunda acilen hastaneye kaldırılarak ameliyat edilmek zorunda kalındı.

Ameliyat ertesi Saygun'u ziyaretinde elini tutarak geçmiş olsun diyen Başbakan, bu ziyaretin sebebinin tamamen "insani" olduğunu söyledi.Pek çok kişi şaşırdı buna ama "insani" sebepleydi. Amaç yine ulviydi!

İnsani sebebin ulviliğinden şüphe yok da, On yıllık süreçte Babakan'ın "insani duyguları" bile bir sebebi olmadan göstermediğini bir ülkücünün idam öncesi yazdığı mektubu okurken ağlamasıyla öğrendik.Mektubun okunması referandum öncesiydi!

Saygun'un insani sebeplerle ziyaretinin hemen ardından malum basın medya bunun üzerinde durmakta gecikmedi. Yine yazarlar, hukukçular, davalarda canı yananlar tartıştılar.

Başbakan doğru yapmıştı...insani gerekçelerle yapılan ziyaret mesaj da içeriyordu... Kim olursa olsun sağlık koşulları hapiste durmasına el vermeyen herkes tahliye edilmeliydi...Eşit olmalıydı herkes...

Tartışmalar bu davalarda en çok canı yanmış kesimin yakınları üzerinden yürütülüyor, "kim olursa olsun bu eşitçe uygulanmalı" sözleri onlara ettiriliyor.

Başkanlık ve Anayasa dışında, Öcalan'ın daha önceden sürekli önünün açılmasını istemesi,son olarak Karayılan'ın "Apo’yu özgürleştirmeyi esas almayan hiçbir proje başarılı olamaz" sözleri birlikte değerlendirildiğinde masada Öcalan'ın aşamalı olarak serbestisinin de konuşuluyor olduğu anlaşılıyor.

Gerçekten Öcalan'ın aşamalı olarak serbestisi düşünülüyorsa, bunun için sağlık sebepleri dolayısıyla cezaevinde kalamayacağı raporunun verilmesi bu şartlarda zor olmasa gerek.

Saygun'un hastenede ziyaretiyle başlayan, "sağlık koşulları el vermeyen herkes eşit şekilde tahliye edilsin" tartışmalarından sonra Öcalan'ın da sağlık sebebiyle serbestisine kim karşı çıkabilir?

"İnsani sebeplerle" Saygun'a uzanan elin müzakerelerin yapıldığı İmralı'ya da uzanmasına kim ne diyebilir ki?

Amaç çok ulvi!, çok insani! olabilir gerçekten!

TV talimatından sonra İmralı'ya telekonferans talimatı verilir mi?

29 Ocak'ta PKK’nın Avrupa Sorumlusu Zübeyir Aydar Taraf'a konuşmuş ve Öcalan ile “doğrudan temas kurma” ihtiyacı içinde olduklarını açıklamış,“Gerillayı ancak Başkan Apo ikna edebilir. Bunun için örgütten bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesi lazım.” demişti.

Öcalan'ınsa uzun süredir tutuklu bulunduğu İmralı'dan, "önümü açın, herkesle görüşmemi sağlayın, yoksa iç savaş önlemez" şeklinde zaman zaman talep niteliğinde zaman zaman da tehtid içerikli mesajlar verdiği biliniyor.

8 Şubat tarihli Avrupa Parlementosu oturumunda İmralı sürecini değerlendiren BDP lideri Demirtaş da, aynı talebi dile getirmişti.“Öcalan’ın kendi örgütü ve çevresi ile istişare edebilme koşul ve olanaklarının sağlanması” gerektiğini söyleyen Demirtaş, bunun nasıl gerçekleşeceğine dair bir soruya “teknoloji çağındayız, bulunur bir yolu” yanıtıyla çözümünü sunmuştu.

Adalet Bakanlığı yetkilileri konuyla ilgili,“Bu konuda alınmış karar yok. Öcalan’ın telefonla görüşme hakkı ise yalnızca ailesi için tanınan bir hak. Telekonferans ve telefon ile direkt Avrupa ve Kandil ile görüşmesi mevcut kanunlara göre mümkün değil" dese de, istendiğinde kanunların izin vermediği adımların da atıldığını daha önce çok gördük!

Karayılan 12 Şubat'ta Fırat Haber'e verdiği röportajda,"her şeyden önce bizi bir millet olarak kabul edeceksiniz. Bu birinci husus, ikinci husus ise, içinde önder Apo’yu özgürleştirmeyi esas almayan hiçbir proje başarılı olamaz" diyerek sorunun çözümü konusunda en önemli adımlardan birinin Öcalan'ın serbest bırakılması olacağını belirtiyor.

Demirtaş gibi Karayılan'da İmralı ile görüşebilmenin çözümünü, "bizim Avrupa’da, bilmem Hewler’de (Erbil) görüşme yapmamıza hiç gerek yoktur. Belki süreç ilerlerse bazı pratik, tekniki şeyler için bazı görüşmeler yapmak gerekebilir" diyor, teknik bazı olanaklardan faydalanılabileceğini işaret ediyor.

Hem Demirtaş'ın hem Karayılan'ın işaret ettiği, Adalet Bakanlığının "mevcut kanunlara göre mümkün değil"diyerek şimdilik(!) kabul etmediği teknik olanakdan kasıt; telekonferans yöntemiyle Öcalan'ın istediğiyle görüştürülmesi konuşulan konular arasında olduğu kesin gibi görünüyor.

Avrupa'da (Oslo) görüşmelerin olduğunu ses kasetinin sızdırılması vasıtasıyla öğrenmiştik."Avrupa'da, Hewler'de görüşme yapmamıza gerek yok" derken Karayılan, Erbil'de de görüşme yapıldığını kabul etmiş olmuyor mu?

Bunları da, "Oslo'ya da İmralı'ya da ben gönderdim, telimat verdim İmralı'ya televizyon gidecek" te olduğu gibi öğreneceğiz anlaşılan. Öncelikle hazmetme kapasitemizin bir tık daha genişletilmesi gerekmekte!

??Öcalan'a özgürlük karşılığı Başkanlık mı?

"PKK ile görüştüğümüzü söyleme şerefsizliğini yapanlar bunun hesabını her yerde verecektir" sözlerinin gölgesinde meğer bilmem kaçıncı kez İmralı ile görüşüldüğü ortaya çıkmış Türkiye'nin hazmetme kapasitesi! bir tık daha genişletildikten sonra "İmralı'ya da Oslo'ya da ben gönderdim" oluvermişti iş.

"Kan dursun,barış olsun" şeklindeki hazmetme kapasitesi genişletme çalışmasından sonra Başbakan, İmralı görüşmelerinin açık müzakerelere dönüştüğünü ilân etti.

Analar ağlamasın, kan dursun,kardeşlik, adına yapıldığı söylenen her şey hazmedildi hazmedilmesine ama, bir taraftan da gerçekten ne görüşülüyor, hangi pazarlıklar yapılıyoru merak etmekten alı koyamıyor insan kendini.

6 Şubat' ta Guardian gazesinde yayınlanan bir makale tam da bu konuyu ele aldı. Makalede, Erdoğan'da Balyoz davasından yargılanan subayların hüküm giymesiyle PKK ile doğrudan görüşme konusunda fikir değişikliği olduğu yazıldı. Oslo görüşmelerinde ise aracı koordinatör bir ülke vardı bildiğiniz gibi.

Guardinan'ın yorumunda müzakerelerle ilgili, “Erdoğan’ı daha parlak ama bir o kadar da tartışma yaratacak bir ödül bekliyor olabilir.Tam yetkili başkanlık.BDP destek verirse konuyu referanduma götürebilir. PKK lideri açısından da sürecin sonunda özgürlük bile gelebilir. Ondan önceki süreçte ise Öcalan ev hapsine çıkarılabilir.” dendi.

Anayasa çalışmaları konusunda Başbakanın,"BDP ile anayasal değişiklik yapmaya sayımız yetmiyor. Ama 330'u yakalamak adına anlaşabilirsek müşterek adım atabiliriz" dediğini bir kez daha hatırlatalım.

Makalede,"PKK ateşkesine daha epey bir mesafe var. Türkiye’deki 2 bin militanın, Irak dağlarından inerek 6-7 bin savaşçının silahlarının Erbil’de Barzani’ye teslim edilmesiyle karşılaştırıldığında, IRA’ya silah bıraktırma süreci parkta yürüyüş gibi görünüyor" denerek karşılaştırma yapılıyor ve görüşmelerin IRA' sürecinden daha zor olacağı göz ardı edilmiyor.

Gerçekten silahların Barzani'ye teslim edilmesi de konuşulan konular arasındaysa bu, Barzani'nin arabulucu olduğunu,olası ateşkesin garantörü olacağını açıklıyor. Barzani ile neden "gurur" duyulduğu gerçeğini de!

Direk müzakerelerin konusu, hazmetme kapasitesine dikkat ederek başkanlık karşılığı yeni anayasa ve Öcalan'ın serbestisi mi? "Şeffaf devlet" olma gereği tüm bunların açıklanması gerekmektedir.İmralı ile ne görüşülüyor? Ne karşılığı ne alınıyor ne veriliyor?

Sürekli Millet iradesi, Millet hizmetkârıyız, Millet ne derse o olur diyenler, bilmeleri gerekir ki; her fırsatta vurguladıkları o Milletin, görüşmelerde ne konuşulduğunu, hangi pazarlıkların yapıldığını bilmeye de hakkı vardır.

ODATV-11.02.2013Hüseyin Çelik: "Milletin gazını aldık"


31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail'in Mavi Marmara gemisine saldırısından iki hafta sonra 14 Haziran'da
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, o bağırış çağırış içerisinde gözden kaçan bir röportaj veriyor Milliyet'e.
Devrim Sevim Ay İsrail'in Mavi Marmara saldırısını soruyor: "Hesaba katmış mıydınız, yoksa bu saldırı sizin için bir sürpriz mi oldu?". Çelik bu soruya, "Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir" diye cevap
vererek saldırının sürpriz olmadığını itiraf ediyor.Bu sözler üzerinde durmayı,pek çok soru sordurmayı hak ediyor ama konumuz o değil.
Aynı röportajda, Hüseyin Çelik'in, "Başbakan'ın bu çıkışları olmasa Türkiye'de antisemitizm daha çok artar" demesi üzerine Sevimay, "yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor?" diyor,
Çelik, "elbette, halk verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten diyor, rahatlıyor" cevabını veriyor.
GAZ TOPLANMASI VAR

Yine 16 Kasım 2012'de 32. Programında rahmetli Birand'ın, Başbakan'ın idam çıkışıyla ilgili sözlerini sorması üzerine Çelik, "toplumda oluşan tepkiyi karşılamak lâzım, Başbakan toplumda oluşan bir hassasiyet adına seslendirdi, bir gaz toplanması var" diyerek bu konuda da gaz alındığını itiraf ediyor. Sonra gerçekte idam cezasının getirilmeyeceğini, "başbakanın bu konuda talimatı yok, bir yerde taahhüdü de yok, AKP'nin gündeminde de yok" şeklinde ortaya koyuyor.
Eylül ayında Peygamberimize hakaret içerikli filmle ilgili "Arap sokakları ayakta Türkiye sakin, neden" sorusuna Başbakan, "Son on senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık" diyerek bu konuyu BM'ye getireceğini, Türkiye'nin başı çekmesi gerektiğini söylüyor. Ancak BM'ye bu konuyla ilgili herhangi bir teklif getirilmiyor,sonra da unutuluyor zaten.
Anlaşılan o ki, bir şey yapılacağından değil toplumda biriken gazın alınması amacıyla zaman zaman ya da sık sık bazı sözler söyleniyor! 10 yıllık dönemde hangi konularda samimi olundu, hangilerinde sadece biriken gaz alınmış olabilir diye düşünmeden edemiyor insan.
Defalarca karakollarımız basılırken, "bıçak kemiğe dayandı, kimse sabrımızı sınamaya kalkmasın, misliyle cevap verilecektir" sözleriyle de toplumda biriken gazın alınması mı amaçlanıyordu? Çünkü ne bıçak kemiği kesti,ne sabır taştı, ne de misliyle cevap verildi.
Terör örgütü askerlerimizi şehit ederken Oslo-İmralı trafiğinin bir hayli yoğun olduğunu bugün bilmeyen, duymayan kalmadı."PKK ile görüştüğümüzü söyleme şerefsizliğini yapanlar hesabını verecektir" sözlerinin gölgesinde üstelik. Şimdiyse gizli müzakereden açık müzakerelere geçilmiş görünüyor.
GURUR DUYULAN BARZANİ

2007' de "Barzani teröre destek veriyor, muhatabımız değil"le birlikte, "bıçak kemiğe dayandı, misliyle cevap verilecek" gibi "gaz alan" sözlerin geldiği nokta; Barzani ile ticaretin geliştirilerek bir devletin temellerinin sağlamlaştırılması, terörle mücadelenin müzakereye dönüşmesi, Suriye'de birlikte çalışma ve "gurur duyulan" Barzani...
İsrail' e karşı sarf edilen sözler Hüseyin Çelik'in dediği gibi toplumda biriken gazın alınmasını, antisemitizmin artmasını engelleme amacı taşıyorsa, terör ve Barzani örneğinde olduğu gibi İsrail'le
ilişkilerde de gerçekte hangi noktada olunduğunu gösteriyor o zaman. Hele Esad gibi ortak! bir dert varsa...
Bu siyaseti; perde önünde bağırmaya, kavga etmeye, "öfke sanatını" göstermeye, perde arkasında anlaşmaya,ortak çalışmaya dayalı "gaz siyaseti" diye tanımlamak çok mu yanlış olur?
 

8 Şubat 2013 Cuma

ODATV-09.02.2013-AB TR'yi bakın neden oyaladı?

Irak'ın işgalinin ilk yılları. Tezkere geçmemiş, herkes merakla Irak ve olanlarla ilgili. Medya, basın da. ABD'nin Irak'a girmesiyle birlikte Barzani kontrolündeki bölgede tapu müdürlüklerinin yakıldığı, bazı Türkmen şehirlerinin bombalandığı, dışarıdan binlerce peşmergenin Kerkük,Musul'a yerleştirildi haberleri geliyor, bu haberlere Türk toplumunda tepkiler gün geçtikçe artıyordu.
İşte böyle bir zamanda AB'nin, 17 Aralık 2004 tarihinde Türkiye'nin katılım müzakerelerine 3 Ekim 2005'te başlama kararını vermesi deyim yerindeyse hızır gibi yetişti gündeme.
Alabildiğince sevinç, alabildiğince AB gündemi kaplamıştı "dört bir taraf"ı. Müzakere tarihi ile birlikte kimse başka bir şey görmüyor, duymuyor, sabah AB ile kalkıyor, akşam AB ile yatıyordu Türkiye. Kaldırılıp, yatırılıyordu desek daha doğru olacak.
Artık tek gündem, AB' ye girebilmek için yapılması gerekenler, kriterler, reformlar olmuştu. Şu reformları yaparsak AB'ye girecek, bunu yapmazsak giremeyecektik. On milyonluk Yunanistan AB'ye girmiş bizi sollamıştı. Çizilen hayali pembe tablolarla toplum da şu AB'ye girelim yeter ki, ne istenirse yapılsın havasına sokulmuştu. Artık Irak'ta neler olduğu, Türkmenlerin durumu kimsenin umurunda değildi. Türkmen'lerse çaresizce "nerdesin gardaş" ağıtları yakıyordu.Ne çabuk unutulmuşlardı?
Türkiye, ha bugün ha yarın AB'ye alınacağına inandırılırken hiçbir AB liderinin dilinde, basınında Türkiye ile ilgili tam üyelik lâfı kullanılmadı.Türkiye için uygun görülen sözler sürecin devamı, kapının açık tutulmasıydı..
Haksızlıklarla yürüyen müzakere sürecini, Türkiye'ye sömürge valisi muamelesi yapan AB Türkiye masası direktörlerinin tavırlarını eleştiren muhalefet içe kapanmacılıkla, demokrasiye karşı çıkmakla suçlandı.
İlerleme raporlarında Türkiye'nin iç siyasetine dair eleştiriler çoğunlukta yer aldı, yapılması gerekenler sıralandı hep. Türkiye'nin övgü aldığı konular ekonomi ve dış politikasının AB ekonomisi ve dış politikasına mükemmel uyum sağlaması!
Henri Barkey'in "flirting with disaster-felaketle flört" analizine yine atıfta bulunmam gerekecek. Çünkü son on yılı anlama kılavuzu gibi.
Müzakere tarihi verilmeden önce, 26 Mart 2003'te yaptığı uzun analizinde Barkey,Türkiye'nin AB sürecinden de bahsetmiş. Barkey, ABD'nin bu konudaki AB direncine karşı, Türkiye'yi üye yapmak için değil ama kapıyı açmak ve Türkiye'ye bir şans vermek için çok baskı yaptığını söylüyor.
Analizinin başka bir yerinde ise "...AB müzakere sürecinin en büyük faydasının Türklerin dikkatini Irak'tan başka yöne çekmek,... yapılacak reformlarla TSK'nın sıkı bir kafese! kapatılmasını sağlamak olacak" diyor.
Bir önceki yazımdan, aynı analizde Barkey'in "TSKnın Türkmenleri korumak ve terör için Irak'a bağımsız girmek isteğinde ısrarcı olduğunu" söylediğini hatırlayacağınızı umuyorum.
Geldiğimiz nokta itibariyle Barkey yine haklı(!) çıkmış görünüyor. Hâlâ "Türkiye gibi bir ülkeyi 54 yıl niye bekletiyorsunuz?" diye mi soruyoruz?

4 Şubat 2013 Pazartesi

ODATV-04.02.2013-ÖCALAN;TSKda bir kesim tasviye edilecek

Açlık grevleri hariç bir yıldan fazladır İmralı'dan dışarı hiç bir şey sızdırılmıyor, avukat görüşmelerine de izin verilmiyordu. Ancak öncesinde her ay düzenli yapılan görüşmelerde terör liderinin sözlerinin, avukatları aracılığıyla dışarı yansıtıldığı,terör örgütünün haber sitelerinde yayınlandığı, konuyu takip edenlerin malumudur.
Bu o kadar kanıksandı ki, nasıl oluyor da terör örgütü lideri sözde tecrit edildiği yerden örgüte mesaj gönderebiliyor, örgütü yönetebiliyor ve olacakları önceden nasıl bilebiliyor sorusu sorulmuyor artık. Oslo görüşmelerine ait ses kayıtlarının basına sızmasından sonra Öcalan'ın dışarıyla mesajlaşmasını devletin(!) sağladığının anlaşılması, bu tip soruların sorulmasının anlamının kalmadığını da gösteriyor.
ÖCALAN; "TSK'DA BİR KESİM TASFİYE EDİLECEK"
Yıl 2005...Ortada Ergenekon' un E'si Balyoz'un B'si yok. İmralı ile yapılan Aralık ayı avukat görüşmesinde, Şemdinli olaylarına ilişkin Öcalan, "bu vesileyle ordu içinde bir kesimin tasfiye edileceği kesin ama bunun ne dereceye kadar nereye varacağı belli değil" diyor. Şemdinli olaylarından sonraki ilk görüşmesinde söylüyor bunları.
Yıllar sonra TSK içinde yapılacak operasyonları Öcalan biliyor ve bu bilgiyi gitmesi gereken yerlere gönderiyor. Sözde tecritte olan Öcalan'ın Oslo pazarlıkları da değerlendirildiğinde her konuda önceden bilgisi olduğu açıkça anlaşılıyor.
"MGK ESKİ SEKRETERİ İRAN VE RUSYA'YA YÜZÜNÜ DÖNDÜĞÜ İÇİN YARGILANIYOR"
2009 Eylül görüşmesinde ise Öcalan şöyle diyor; "Daha önce MGK eski genel sekreteri Tuncer Kılınç 'İran'la ittifak yapmalıyız' yönünde açıklama yaptı. Şimdi Ergenekondan yargılanıyor. Yargılanma sebebi budur. Yani İran ve Rusya ile olan ilişkileri yüzündendir. Amerika bu nedenle onların yargılanmalarına yol açtı."
İktidarın ve elbette BOP ortağı ABD'nin bölge politikasına bakınca Öcalan'ın, TSK'da bir kesim tasfiye edilecek ve Tuncer Kılınç'ın yargılanma gerekçesi ile ilgili sözleri çok anlamlı olsa gerek.
Fehmi Koru da Öcalan'dan bir yıl önce 2008'de Ergenekon operasyonunun Başbakan Erdoğan-Gerorge Bush Jr. 5 Kasım 2007 görüşmesinde karar alındığını yazmıştı.
TESKERENİN REDDİ SONRASINDA ABD'Lİ BÜROKRAT NE YAZMIŞTI
Geldiğimiz noktada PKK yöneticilerinden Şemdin Sakık'ın kendisini Irak'ta yakalayıp Türkiye'ye getiren, Ergenekon'dan yargılanan Engin Alan aleyhinde gizli tanıklık yaptığı ortaya çıktı. Öcalan, Şemdin Sakık'ın gizli tanık olacağını da önceden biliyor muydu? "Bu vesileyle TSK'da bir kesim tasfiye edilecek" dediğine göre Şemdinli' deki olaylar bu tasfiyenin başlayabilmesi için bir vesile! olarak mı kurgulanmıştı?
Bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazıyı başka sefere yazmak kaydıyla, bundan 10 yıl önce 1 Mart 2003 tezkere reddinin hemen ardından Henri Barkey'in, tezkere görüşmelerinin arka perdesine dair bilgileri de verdiği "Flirting with disaster- Felaketle flört" analizinde TSK'nın PKK terörünü bitirmek ve olası karışıklıktan Türkmenleri korumak için Irak'a bağımsız girmekte ısrarcı olduklarını, bununsa Amerikan çıkarları için felaket olacağını yazdığını da not edelim.
Bir takım çevrelerin çıkarlarına karşı "felaket" olacak, Irak'a bağımsız girmeyi öngören 2003 TSK stratejisi nasıl oldu da o çıkarlara angaje edildi?
TSK'nın o dönem stratejisinin Amerika'yı, PKK-İmralı ve başka çevreleri rahatsız etmiş olması anlaşılır bir durumda...
Amerika-PKK'nın duyduğu rahatsızlığı Türkiye'deki bazı(!) çevrelerin duyması ve ortak operasyonlar yapması nasıl yorumlanır?

31 Ocak 2013 Perşembe

ODATV-31.01.2013 İsrailin Şam saldırısının kodları bu açıklamada

İsrail Askeri İstihbarat Servisi Başkanı Amos Yadlin 2010 yılında İsrail’in bir sonraki savaşının kendileri açısından kader tayin edici nitelikte olacağını söyleyerek, “Çünkü bu kez İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas’la savaşacağımızı kabul etmemiz gerekiyor” diyordu.İsrail’in yeni bir savaşta dört cephede birden savaşmak zorunda olduğunu öne süren Yadlin sözlerine, “ancak hava kuvvetlerimiz tüm bu düşmanları yok edebilecek ve savaşta zafer kazanabilecek güçtedir" eklemesini yapmayı da ihmal etmiyordu.
Diğer taraftan yine İsrail’in Genelkurmay Başkanlığından sonra Netenyahu'nun yardımcılığını da yapan Şaul Mofaz, Ortadoğu’nun yakın bir gelecekte çok kanlı bir savaşa şahit olacağını belirterek “Şu an Gazze’de ve Lübnan’ın güneyinde şahit olduğumuz sükunet gerçekçi olmayan bir sükunet ve istikrardır. Gelecekteki savaş, öncekilerden çok daha kanlı ve acılı olacaktır” açıklamasıyla sanki kısa süre sonra olacakları haber veriyordu.
Yine 2012'de Washington Institue'de verdiği konferansta Mofaz, Mısır'a "bahar" geldikten sonra yapılacak seçimden sonrası için şöyle konuşuyordu; "Her ne kadar İsrail ile Mısır arasındaki barış anlaşmasını korumak en önemli hedef olsa da tek hedef bu değildir. Son yıllarda Sina yarımadası insansız bir bölge haline gelmiştir, ve ümit ederiz ki seçilecek olan Mısır iktidarı Sina Yarımadasını kontrol eden güç olabilsin ve bu bölgeden İsrail'e karşı gelen ve gelebilecek olan her türlü terör etkinliğini durdurabilsin"
Seçimleri Mursi kazanıyor ve sekiz günlük Gazze savaşından sonra İran silahlarının Gazze'ye girişinin engellenmesi için Sina'ya Amerikan Operasyonel Birliklerinin konuşlanmasını Kahire'deki gizli toplantıda kabul ediyordu.
Derin haber sitesi Debka 28 Kasım'da CIA'nın yakın temasında gerçekleşen bu toplantıda en az üç istihbarat servisinin (MOSSAD yöneticisi Tamir Pardo, MİT Başkanı Hakan Fidan, Katar Başbakanı Şeyh Casim el Sani) bulunduğunu, Kahire gurubunun Gazze'den sonra gözlerini Suriye'ye diktiğini iddia etti.
Yukarıdaki bilgiler eksik midir, abartılı mıdır bilinmez ancak bir gerçek olduğu kesin. O da MiT Başkanı Hakan Fidan'ın, Davutoğlu'nun Gazze'de ağladığı sıralarda MOSSAD Başkanıyla görüştüğünün ortaya çıkmasıyla Başbakan'ın, MOSSAD'la MİT ilişkisinin hiç bir zaman kesilmediğini söylemesidir.
Bu süreçte İsrail seçimleri, NATO faaliyetlerine katılımının onaylanması, patriotların kurulumu, müthiş bir zamanlama ve tesadüf olsa gerek.
Bu kadar da tesadüf olmaz dedirtecek bir başka durum ise; patriotlar aktif hale getirilir getirilmez İsrail vakit geçirmeden Suriye ve Lübnan'ı vururken Başbakan'ın Kahire'deki gurubun(!) içinde olduğu iddia edilen ülkelerden biri olan Katar'da olması değil midir?

30 Ocak 2013 Çarşamba

ODATV-30.01.2013-Gözümün önünde ıslak imzamı kopyaladılar

İleride birgün benim de karşıma "ıslak imzamın" olabileceği bir belge-delil çıkarılma olasılığı nedir diye düşünmeden edemedim kendi kendime. Bunu bana düşündüren olay pasaportumun süresi bittiğinden dolayı değiştirmek için gittiğim Salburg Konsolosluğu'nda gördüklerim.
Konu açılmışken Konsolosluk binasından kısaca bahsetmek isterim. Dar bir sokakta sıkışmış, Camları sık örülü demir parmaklıklarla çevrili çok eski bir bina. Galatasaray Üniversitesi ve diğer tarihi binalarda olduğu gibi bir yangın çıksa nereden kaçılabilir bilmiyorum. Avusturya itfaiyesinin çok kısa sürede(5 dakika) tam teçhizatla geleceğini bilerek içim rahatlıyor. İçi çok bakımsız ve pis. İki haftada bir temizleniyor mudur emin olamadım. İsminizle çağırdıklarında hiç bir şey anlaşılamayacak kadar kötü bir ses düzeni. Mikrofon sistemini yenilemek ya çok maliyetli! ya da millet hizmetinde olan anlayış bu kadar olmalı.
Gelelim asıl konumuza.
İMZA DA KOPYALANDI
Gerekli belgelerle Pasaport değişikliği için müracaat formu dolduruluyor, hepsi bilgisayar ortamında Ankara'ya gönderilecek, başvuru sayısı kadar hazırlanmış pasaport gelecekmiş Ankara'dan. Gönderilecek bilgi, müracaat formlarının en az üç yerine kalemle imzamı attım. Tüm işlemlerin bilgisayara yüklenerek Ankara'ya gönderilişini görebilecek rahatlıkta oturuyorum. Diğer bilgi, belge formlarıyla, imzamın da bilgisayar ortamına taranarak taşındığını görünce...
İşte! birileri istediği şeyi yazıp altına da benim imzamı basit bir işlemle rahatlıkla kopyalayabilir dedim, bilgisayar teknolojisinden hiç anlamayan ben. Hatta görevliye, "İstenilirse imzam bu şekilde her yere kopyalanabilir" diyerek esprili bir şekilde imada bulundum. Görevli,"evet, mümkündür" dedi."Anlatabildim mi ne demek istediğimi?" diyerek sözlerimin aynı şeyleri çağrıştırıp çağrıştırmadığından emin olmak için ısrar ettim. Tebessüm ederek, "ıslak imza" dedi.
Artık bende "ıslak imza" sahibi olmuştum mecburen. Hem de çok kısa sürede...
Bir çok delilin sonradan üretildiği ortaya çıktığı, delillerin hemen tümünün bilgisayar ortamından elde edildiği davalar için istenirse sahte delillerin ve "ıslak imzanın" çok kolay ve nasıl üretilebileceğini gözlerimle de görmüş oldum!
Anlatabildim mi ne demek istediğimi?!