26 Aralık 2014 Cuma

MG- O onu,hep birlikte Türkiye'yi kandrımışlar

Ekim ayında Davutoğlu, "Mayıs ayında çekileceklerdi, çekilmediler" diyerek PKK'nın verdiği sözleri tutmadığını açıklamıştı. PKK'nın müzakere masasında AKP'yi kandırdığının açık itirafı.

Amerika'yla anlık istihbarat anlaşması yapmışlardı. Anlaşmadan sonra karakollarımız basıldı, onar onar şehitlerimiz geldi. Anlık istihbarat başka yere gi gitmiş anlaşılan. Amerika da kandırmış! Barzani Kandil'e giden yolları sıkı kontrol edecek, PKK'nın lojistiğini engelleyecekti hani. Engellemek bir tarafa PKK hiç olmadığı kadar güçlendi, güçlendirildi! Barzani de kandırmış olmalı!

12 yıldır aynı kaptan su içtikleri cemaatle de önce "Ne istediniz de vemedik?", sonra, "Kumpas kurdular, safmışız, kandırıldık" diyerek bitirdiler yol arkadaşlığını. Hani AB’ye girecektik? Onlar da mı kandırdılar? Kıbrıs sorununu çözeceklerdi. Yok Rumlar da kandırmışlardır canım. Zaten Esad da kandırmıştı! Yoksa iktidarın hiç bir sorumluluğu yok.

Ülkede iyi olan ne varsa AKP’nin eseri, kötü olan, kötü giden her şey başkaları yüzünden. İyi olan konular anlatılırken ülkeyi yöneten AKP, kötü olan, köşeye sıkışma söz konusu olunca ülkeyi sanki başkaları yönetiyor. Kandırdılar bizi de, bir de muhalafeti eklemle buna, darbe yapıyorlar diye bağırdın mı tamamdır!

 İyi de bu durumda başka birileri başka hayati konularda kandırıyorsa iktidarı diye gel düşünme de dur. Ne aldanan ne aldatan olacağız diyerek geldiler. Baştan beri hem aldanan hem aldatan oldular. Bu onu aldatmış, o da bunu. Hepsi birlikte Türkiye’yi! Sanki yalan rüzgârı. Millete yalan rüzgârıylâ, "850 TL iyi para geçinin." Kendi kutuları, kasaları mekânlara sığmayacak, sıfırlanamayacak halde. İşte asıl gerçek!

18 Aralık 2014 Perşembe

Muhalif.G- Kumpasların bir numarası

Dönemin Başbakanı Erdoğan 2007-Ağustos'da Uğur Dündar'ın sunduğu Arena Programı'nda şöyle diyordu: "Özellikle şu son dönemde çeteler çok ciddi vurgun yedi. Ama kimse kalkıp da emniyet güçlerimizi, güvenlik güçlerimizi tebrik etmiyor. Bunu da emniyet güçlerimiz çıkardı işte. Polisiyle, askeriyle, jandarmasıyla hep beraber elele, bakın bu çeteler çıktı meydana... Bürokraside var, askerimizin içine sızmışlar, emeklisinde var, meclisinde var. Polisimizin içine sızmışlar, emeklisinde var. Siyasetin içine sızmış, emeklisinde var. Hepsinde var. Yargının içine sızmış. Aynı şekilde dışarda emeklisinde var. Bütün bunlarla beraber bu çeteler oluşmuş. Ve bunlar aynı zamanda nerelerde neler yapıyor? Bunları hep meydana çıkardılar. Gördük! Yargı süreci başladı. Eğer biz yere sağlam basarsak, bu çetelerden bu mafyalardan ülkemizi temizler, terör belasından da ülkemizi hep birlikte temizlediğimiz, kurtardığımız anda Türkiye'nin o zaman sıçrama olayı çok daha farklı gelişecek." 2008 Şubat'ta ATV'de, Ergenekon operasyonlarıyla ilgili, siz düğmeye bastınız bu konuda ve sonuna kadar gideceğinizi söylüyorsunuz şeklindeki sözler üzerine, "Bunlar iktidara gelmeden önce zaten hep tespitlerimizdi. Şimdi bunları meydana çıkarmanın gayreti içindeyiz. Sonuna kadar gideceğiz, kim olursa olsun. Ergenekon olayı son operasyonla başlamadı, öncesi var. Ümraniye ile başladı ve devam ediyor. Daha bitmiş değil, bunun daha gerisi var." diyordu. İktidara gelmeden önce tespit etmişler "Ergenekon çetelerini, ETÖ'yü!" 2008 Mart'ında ise yine operasyonlarla ilgili gazetecilere, "Biz parakendecilik yapmıyoruz. Toptancılık yapıyoruz. Ülkemizin hayrına ise biz parti ve hükümet olarak herşeye razıyız. Demokraside özgürlükte, çetede, mafyada daha ileri gidelim, bir adım ileri gidelim diyoruz bunu istiyoruz. Aklıselim olan milletime hatırlatıyorum. Hiçbir dönemde çetelerle mafya ile hükümetlerin böyle bir mücadelesi olmuş mudur? Bunu vatandaşım kendi kenisine sorsun. Şu anda hükümet bu mücadeleyi vermiş . Tabiki bundan rahatsız olanlar var. Mücadelemiz sürecek dedik . Geri adım atacağımızı bekleyenler boşa heveslenmesin." 2008 Temmuz'da, "Savcı millet adına vardır, biz de millet adına hakkı aramanın gayreti içindeyiz. Bu anlamda savcılık ise evet savcıyım." Yıllarca hem havuz hem de cemaat medyasında sabah akşam yargısız infazlar, kişilik katliamları yapılırken Erdoğan da meydan meydan, "Bakın, nasıl da çetelerle, darbecilerle mücadele ediyoruz. Nasıl da dik duruyoruz" diyerek oy topluyordu. Türkiye'nin bağırsakları temizleniyordu. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları olunca "iktidara gelmeden önce zaten tespitleri" olan "çeterlerle, darbecilerle" mücadelelerinin kumpas olduğunu anlayıveriyor, "Milli orduya kumpas kuruldu" deyiveriyorlardı bir anda. İyi de, kumpasları yapanları oralara yerleştirenler kimdi? Savcısı, düğmeye basanı kim? AKP'yi çok yakın bilen Fehmi Koru, 2007' deki bir yazısında Ergenekon operasyon kararının 5 Kasım Erdoğan-Bush görüşmesinde alındığını yazmıştı. Üzerinde sonradan oynama yapılan seminer belgelerinin kozmikten çıkarılmasında, hapse girmeden önce Çetin Doğan üstü kapalı olarak Wikileaks belgelerinde Atlantikçi olarak anılan Hilmi Özkök'ü işaret etmişti. Öcalan 2005'te "Orduda bir kesim tasfiye edilecek ama nereye kadar gider belli değil" derken operasyonların olacağını nereden biliyordu? Şemdin sakık nasıl oldu gizli tanık? İşin özü bu kirli ve karanlık operasyonlarda kimse masum değil! "Ben yapmadım o yaptı. Safmışız, kandırıldık" denmesi kimsenin elini temizleyemez, siyasi iradenin birincil sorumluluğunu da yok saydıramaz.

11 Aralık 2014 Perşembe

MuahilG-CHP'ye 2. Kumpas!

CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal, bir kaset kumpasıyla Mayıs 2010’da istifa etmek durumunda kalmıştı. O zaman Başbakan olan Erdoğan, önce  meydan meydan, “ Özel değil, genel genel” diye kullanarak seçim malzemesi yaptı. Sonraki süreçte bunun içerden yapıldığını söyleyerek ima yollu CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu suçladı. Erdoğan’ın 12 yıldır beraber yürüdüğü Cemaatle yollar ayrılınca bu defa da kaset kumpasını Cemaatin yaptığını açıkladı. Hatta, “Baykal, sen neden susuyorsun?” diyerek Baykal’dan  destek bekledi. “Delil bekliyorum” cevabını alınca konuyu kapattı. Yolsuzluklar ortaya döküldüğünde çıkan görüntülerden birinde pür dikkat kesilmiş gözlüklü Erdoğan’ın kaset izleme görüntüsünün yanında, döneme, ilişkilere, kullanışlı olmasına göre aynı olaya farklı zamanlarda farklı failler yaratmak nasıl bir çelişki, nasıl bir aldatmacadır?!  Şimdi CHP’ye 2. Kumpas, Tunceli üzerinden, vekillerin fişlenmesi, bazı gruplarla ilişkilendirilmesi, küstüm gittimciler! üzerinden çok yönlü psikolojik algılarla kurulmaya çalışılıyor. Başbakan Erdoğan döneminde PKK ile ilişkilendirilen CHP, Davutoğlu döneminde Cemaatle ilişkilendirilmeye çalışılıyor.
Hem, “AKP’yi 10 yıldır ayakta biz tutuyoruz” diyen Öcalan-PKK ile hem de  “Ne istediniz de vermedik” dedikleri Cemaatle AKP’nin ilişkisi herşeyiyle apaçık ortadayken üstelik. CHP’ye kurulması planlanan kumpasın  delilleri öylesine açık ki. Erdoğan’ın kendi ağzından, “Eyy Kılıçdaroğlu, senin nefesini bile dinliyoruz” açık itirafı, başkaca bir delil de gerektirmiyor zaten. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce Nisan ayında Melih Gökçek’in, “Kılıçdaroğlu’nu değiştireceğiz, karar verdik” açıklaması son noktayı koyar gibi adeta.  “Biz karar verdik” diyor. Biz kim? AKP! Özel hayat üzerinden Baykal’a, dolayısıyla CHP’ye 1. Kumpası gerçekte kimler kurduysa şimdi seçimlere aylar kala 2. kumpası da aynı odak! kurmaya çalışıyor. Peki neden? Anayasa, Başkanlık ve PKK ile müzakerelerde atılacak adımlar gibi konularda 2015 seçimlerinin kader belirleyici olmasından. Yolsuzlukların üzerinin örtülmek istenmesinden

18 Kasım 2014 Salı

M.G-CHPdeki tartışmalara farklı bir bakış

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile başlayan parti içi muhalefetin tepkileri, Emine Ülker Tarhan’ın istifası ( yeni bir parti de kurdu) ardından Süheyl Batum’un sarfettiği söylenen sözleri sonucu kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilmesiyle tekrar gündemde. Öncelikle Süheyl Batum’un, söylediği iddia edilen sözleri ile ilgili hiç bir tekzipte bulunmaması ancak disiplin kurulana sevkedilince konuşmaya başlayarak “Öyle bir şey demedim” demesini ilginç bulduğumu ifade etmeliyim. Seçime aylar kalmışken, sadece ve sadece  nelerin nasıl yapılacağı stratejilerinin, hangi politika ve söylemlerin öne çıkarılmasının üzerinde durulması gereken bir dönemde Cumhurbaşkanlığı adaylığı için sadece beş imza bulabilen, yani partisinden destek alamayan bir milletvekilinin  istifasıyla  partinin yeniden iç tartışmalara çekilmesinin amacı gerçekte parti demokrasinin olup olmamasından mıdır, yoksa yüzeysel olarak bakıldığında farkedilemeyen, parti demokrasisi de kullanılarak başka amaç ya da amaçlar da olabilir mi? Hatırlayacaksınız, Cemaatle yolların ayrılmasıyla o dönem Başbakan olan Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan Aralık 2013’te, “Milli orduya kumpas kuruldu” dedi. Bundan bir hafta sonra Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ve Erdoğan Dolmabahçe’de bir görüşme yaptı. Görüşmeden iki gün sonra da Feyzioğlu Silivri’yi ziyaret etti.

Bu gelişmelerin ardından Mart başında aralarında İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in de  bulunduğu pek çok sanık tahliye edildi. Ne olduysa bundan sonra oldu işte. İşçi Partisi ve bağlı medya- basın organları şaşırtıcı şekilde birden CHP’ye karşı “Ulusalcılık” adıyla cephe aldı. Kumpas konusunda sadece cemaati işaret ederek bir anlamda “Safmışız, kandırıldık” argümanını güçlendirecek şekilde AKP’nin rolünü akladı. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayına karşı CHP’li bir kaç vekille birlikte AKP’nin kullandığı argümanlar kullanılıp, hani neredeyse AKP’ye pek iş bırakmayarak parti tabanı demoralize edildi.  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ise yine aynı kadro, bu defa “Kılıçdaroğlu istifa” dedi. Buna bir kaç kişi değil parti karar vermeliydi elbette ve Eylül kurultayında Kılıçdaroğlu ile devam kararı verilmesine rağmen yine şaşırtıcı şekilde! parti içindeki bir kaç kişi ve İşçi Partisi grubu aynı yönde haraket etmeye devam ediyor, seçim öncesi CHP’yi iç tartışmalara gömüyor.

Bu yazıyı yazdığım sıralarda TekeTek Programında Süheyl Batum Doğu’da oy alamama konusunda, “Ülkenin toplumsal yapısı çok değişti. Değişen yapıya göre onların güvendiği insanlarla CHP’yi anlatmamız lâzım.”  diyor. CHP’nin yönetim kadrosu, partiye kattığı farklı seslerle tam da bunu yapmaya çalıştığı için kendisinin de içinde bulunduğu muhalif vekil grubu tarafından yıkıcı şekilde en çok eleştirilmiyor mu? Bu keskin çelişkinin açıklaması nedir? Bugünü anlamak için her zaman düne bakmak gerektiğini düşünürüm. O halde sormak lâzım; Feyzioğlu ve Erdoğan Dolmabahçe’de ne görüştü, Feyzioğlu Silivri’ye gerçekte ne mesaj götürdü? 2007 yılında yapılan, konusu “mezara gidecek” olan başka bir görüşmenin sonucu orduya kumpas olarak gelişmişti. Yedi  yıl sonra 2. Dolmabahçe görüşmesinin sonucu CHP’ye mi kumpas?!
 

7 Kasım 2014 Cuma

M.G- AKPnin Yeni Türkiye'si ortadoğu ülkesi

Bahar rüzgârları estirilen  Ortadoğu ülkelerinde ne olduysa, ne yaşandıysa ve yaşanıyorsa  şaşırtıcı şekilde tam da o oluyor 12 yıldır bizde de. Yöntem hariç.


Ortadoğu’da mevcut rejimlerin yıkılabilmesi için çeşitli cemaatler, aşiretler, terörist gruplar, siyasiler “özgürlük getirmek” için ortaklık yaptılar. Bizde de.


Fark; bahar getirilen ülkelerde bu iş çok kanlı oldu. Bizde ekonomik krizle koalisyon hükümetinin  yıkılması sonucu 2002 seçimiyle.


Ortadoğu’da rejimleri yıkmak için ortak olanlar ülkelerinin kaynaklarını, varlıklarını hem dış mihraklara yağmalattılar hem kendileri yağmaladı. Bizde de.


Elimizde hiç bir şey kalmamacasına vahşice bir özelleştirme siyaseti  uygulandı. Taşeronlaştırmayla işçi köle haline getirildi.


Tepki verirsen...  Ananı da al git!


Rejimleri kanla yıkılan Ortadoğu ülkelerinde,  eski rejime ait ordular tasfiye edildi. Bizde de “Darbe yapacaklardı” diyerek Balyoz kumpasıyla!


Baharlarla rejimleri yıkılan ülkelerde, ordularının tasfiyesiyle oluşan güç boşluğunu daha fazla doldurmak, daha fazla pay almak isteyen ortaklar bir birbirleriyle savaşmaya başladılar.  Bizde de bu, cemaatle dershanler  üzerinden başladı. PKK ile  çözüm süreci üzerinden devam ediyor.


Baharın rejimleri demokrasi, özgürlük argümanlarını kullanıyordu ama  gelen, ne demokrasiydi ne de özgürlük. Daha fazla kan ve gözyaşı.


Bizde de ortaklar demokrasi, hatta ileri demokrasi, özgürlükler söylemleriyle geldiler, ileri baskıdan, her muhalifi düşman görmekten başka bir şey gelmedi. Şimdilik!


İslam ülkelerinde rejimleri devirmek için bir araya gelen ortakların paylaşım kavgası ülkeleri bölünmeye götürdü.


Bizde?!

18 Eylül 2014 Perşembe

M.G-Taşeronlaşmış vicdanlar

Soma’da 301 işçinin yaşamını yitirdiği madene daha önce olumlu rapor veren 2 müfettiş ve kamu çalışanlarına, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik soruşturma izni vermemiş. Vermez tabi. Çünkü kendilerine bağlı bir kurumun raporunda neredeyse açıkça “İşçi güvenliği ve sağlığını sıfırlayın!” demedikleri kalmış. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı TTKK( Türkiye Taş Kömürü Kurumu) Genel Müdürlüğü’nün Mart 2011’de hazırladığı sektör raporunda; Maliyetler içindeki en önemli payı isçilik olusturmaktadır.

Önümüzdeki dönemde isgücünün rehabilitasyonu, randımanı artırıcı çalısmalar ve modernizasyon çalısmalarının tamamlanması sonucu üretimin artırılması ve maliyetlerin düsürülmesi hedeflenmektedir denmektedir. Üretimin artırılması ve maliyetlerin düşürülmesi! Düşük maliyet, maksimum üretim ve maksimum kârın, AKP iktidarının bir üretim stratejisi hedefi olduğu resmi raporlara girmiş. Soma Kömürleri de bu stratejiyi uygulamış ve maliyeti 140 dolardan 24 dolara düşürerek siyasetin koyduğu hedefe! ulaşmış. Bu başarının(!) sırrını, hemen hemen tüm madenciler, ne yazık ki yaşanan acıdan sonra uzatılan miktofonlara anlattılar.

Hele biri, “Güvenlik sisteminin tamamı bozuk, paso üretim. Gelsin kömür gitsin kömür” diyerek başka söze gerek bırakmamıştı. Görüntüleri hatırlayın. Açılışında “Son teknoloji, örnek olabileceğimiz mükemmel bir maden” denilen yerin etrafında paslı, eski aletler her bir tarafta dağınık, saçılmış haldeydi. Tam bir harabe görüntüsü. Maden işçilerinin soyunma yerleri ise hangi son teknolojik(!) örneğin ürünü dedirtiyor. Madencilerin eşyalarını koymaları için hazırlanmış, tavana bağlanan zincirler vasıtasıyla elle yukarı aşağı çekilen yüzlerce plastik sepet, kova; 1862 İngiltere, 1907 Amerika madenciliğini hatırlatıyordu adeta. Soma’da tepki gösteren madenciler tokatlandıktan, tekmelendikten sonra “dönemin Başbakanı” TOBB’da yaptığı konuşmada, “Tedbir almak pahalı, maliyetli. Ama görüyoruz ki tedbirsizlik çok daha pahalı, çok daha maliyetli" dedi.

Onca candan sonra dahi, hiç bir siyasi, vicdani sorumluluk hissedilmeden yine maliyet hesabıyla konunun açıklanması zihin ve vicdanların da taşeronlaşmış olduğunu gösteriyor. Mecidiyeköy’deki kule inşaatının 32. katından düşen asansöre yükle birlikte bindirilen 10 işçinin ölümüyle, burada da yeterli denetimlerin yapılmadığının ortaya çıkması, yükselen başka bir sektör olan inşaat sektöründe de işçilerin canı pahasına siyaseten “maliyetlerin düşürülmesi” hedeflenmiş midir diye hepimizin sorması gerekir. 

3 Eylül 2014 Çarşamba

M.G-İsrail'in Suriye planı

“Vanmünüt”le başlayan Mavi Marmara ile tırmandırılan bugün açıkça kontrollü gerginlik politikası olduğu anlaşılan İsrail’le kriz, iki taraftan gelen açıklamalarla artık yerini normalleşmeye bırakıyor. Tazminat görüşmeleri adı altında Suriye ile ilgili konular ön plandaydı ve bu görüşmelerden Suriye’de daha iyi istihbarat paylaşımı kararı çıktı. MOSSAD, MİT görüşmeleri kriz olduğu söylenen dönemde bile aralıksız devam etti, ediyor.

1996'da Güneri Cıvaoğlu, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman'ın evinde röportaj yapıyor. Weizman, "Suriye'nin, yukarıdan Türkiye aşağıdan İsrail tarafından saldırıya uğrayacağı kaygısı var" diyor. Cıvaoğlu, "Yani sandviç gibi" dediğinde, "Evet, sandviç gibi" diye cevaplıyor Weizman. Suriye’nin kaygısı bugün gerçeğe dönüşmüş durumda. 14 yıl önce İsrail Cumhurbaşkanının sözlerinin, yani Suriye'ye yukardan Türkiye, aşağıdan İsrail’ in saldırmasının sözde İsrail karşıtlığı arkasında AKP iktidarında gerçekleştirilmesi anlamlı olsa gerek. Türkiye yukarıdan El Kaide tipi yapıları her şekilde desteklerken, İsrail’de Golan üzerinden yapıyor aynı şeyi. ABD, Suudi Arabistan ve Katar’ın rolü biliniyor zaten.

Sandviç gibi... İsrail karşıtlığı soslu sandviç!

Bir başka anlamlı gelişme ise daha yakın tarihe ait. İsrail Askeri İstihbarat Şefi Yaalon’un 2010’ da “Dört cephede (Gazze, Lübnan, Suriye,İran) savaşmaya hazır olmalıyız” açıklamasından sonra AKP’nin o zamana kadar kardeşim dediği Esad’a birden bire düşman olması.

İsrail Cumhurbaşkanı Weizman'ın 14 yıl önce söylediğinin bugün yapılması, İstihbarat Şefi’nin “dört cephede savaş” sözünden sonra düşmanlık siyasetine geçilmesi, Suriye ortaklaşa yerle bir edilirken İsrail’in Gazze saldırılarını sadece eleştirerek bir anlamda “gaz almak” kimin İstiklâl Mücadelesidir?!

Her muhalif olana, “İsrail uşağı, İsrail dölü” diyenler bunun üzerinde kafa yorsun bir zahmet.

Malum muhalifler konuşunca "vatan haini!" oluyor.

29 Ağustos 2014 Cuma

M.G-Davutoğlu da ödüllü

Önceki Başbakan Yahudi Cesaret Ödüllü BOP Eşbaşkanı idi, Cumhurbaşkanı seçildi. Yerine Başbakan olarak seçilen (atanan) Davutoğlu geldi. Onun da bir ödülü var ki, Erdoğan’ın ödülünü geride bırakır cinsten. Amerikan Kongresi tarafından eski ABD başkanlarından Woodrow Wilson adına kurulan vakıf tarafından verilen “Woodrow Wilson Kamu Hizmeti Ödülü”

ABD Başkanlarından Woodrow Wilson’un 1918’ de ABD Kongresinde açıkladığı 14 Maddenin( Wilson Prensipleri) 12.ncisi doğrudan Osmanlı ile ilgiliydi. Birinci Dünya Savaşından sonra, ABD yararına bir düzen kurulması için açıkladığı prensiplerden 12.si Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk’lerin oturdukları, çoğunluk sağladıkları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması, Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da “özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması” isteniyordu.

Wilson’un Amerika yararına bir düzen kurulması ve “Türk olmayan unsurlara otonomi vaadi” ile Davutoğlu’nun “Yeni Osmanlıcılık” siyasetinin birbirine uyması sebebiyle mi verilmişti bu ödül? Aksi, hangi kamuya! hizmetinden dolayı Osmanlı’yı parçalama planlarının baş aktörü olan Wilson’un ödülü verilmişti? Davutoğlu törende, “ Türkiye'nin küresel politikalarıyla Amerika'nın politikaları arasında tam bir uyum vardır.” diyerek ödülü almıştır.

İngiliz Kraliyet Ödüllü Cumhurbaşkanı (Gül) gitti, Cesaret Ödüllü BOP eşbaşkanı olan Başbakan Cumhurbaşkanı oldu. Onun yerine de Wilson ödüllü, Obama’nın parmakla çağırdığı geldi... Atandı!

Ve bu kadro Osmanlı’yı kuracakmış!

Ülke yönetiminin tepesindeki ödüllere bakın. Mahşerin üç atılısı sanki: İngiltere, İsrail, ABD.
“Yeni Türkiye” dedikleri şey, Osmanlı’nın son dönemi olmasın!
Bugün yine Ortadoğu’da Amerika(İsrail) yararına bir düzenin kurulması demek olan BOP’un eşbaşkanının kamplaştırmadaki başarısı, Wilson ödüllünün sıfır sorun politikasındaki başarısı(!) herkesin malumu değil midir?
 

22 Ağustos 2014 Cuma

M.G-Erdoğan Esat'a, "Golan'ı ver" demiş

AKP’nin “bir adım önde olacağız” prensibiyle başlanan Kıbrıs müzakereleri sonucunda bağımsız olarak tanınan KKTC devletinden geri adım atılmış, iki parçalı federatif bir devleti kabul etmişti Türkiye. Annan Planı gereği yürütülen müzakereler sonucunda yapılan referanduma KKTC’ nin evet demesi için öyle kampanyalar yapılmıştı ki; AB, “KKTC evet dediği için daha fazla cezalandırılmayacak, direk ticaret yapacağız” derken o sıralar Dışişleri Bakanı olan Gül, “Referanduma evet deyin. Siz evet, Rum tarafı hayır derse kapı kapı dolaşacağım sizi tanıtmak için” sözünü bile vermişti.

Nisan 2004’te yapılan referanduma  KKTC evet dedi, Rum tarafı hayır. On yıl geçmesine rağmen ne AB direk ticaret sözünü yerine getirerek izolasyonu kaldırdı, ne de Gül kapı kapı dolaştı KKTC’yi tanıtmak için.

Şu sıralar yeni müzakereler yapılıyor ve yeni bir refarandum bekliyor iki tarafı. Zaten Türkiye- KKTC, federasyona “Yes be annem”, Rum tarafı hayır demişken federasyonun ötesinde Rum tarafını memnun etmek için daha kaç adım geri atılacak bilinmez ama İsrail’in derin haber sitesi olarak bilinen Debkafile Sitesi, olacakları daha o zaman, Annan Planı Referandumundan üç ay önce yazmış. 7 Ocak 2004’de Türkiye’ye gelen Esad’la Başbakan Erdoğan’ın görüşmesine 10 Ocak 2004 de özel rapor başlığıyla yer vermiş.

Özel raporun içeriğinde, Erdoğan’ın  kapalı kapılar ardında Esad’a, AB'ye katılmak için Kıbrıs'ı bırakma kararı aldıklarını, karşılığında uluslararası entegrasyonu sağlayacaklarını, Suriye'nin de entegrasyon için Golan Tepeleri'ni İsrail'e vermesi gerektiğini ifade ettiği anlatılıyor.

Rapor,  Rumlar’ın bu konuda halen kuşkulu olabileceğini ancak Debka kaynaklarının Türkiye'nin, Kıbrıs sorununu hızla çözmek konusunda istekli olduğuna inandığını çünkü Kıbrıs’ın Mayıs’ta AB’ye üye olacağını yazıyor.

Erdoğan, Esad ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün katıldığı 7 Ocak'taki görüşmede Türkiye'nin KKTC'yi desteklemekten vazgeçme konusundaki kararının Aralık ayındaki Milli Güvenlik Kurulu’nda  alındığını söylemiş. Debka, kendi kaynaklarına dayanarak Denktaş'ın da başmüzakereci olmasına  izin verilmeyecek diyor.(Verilmedi!)

Kıbrıs konusuyla ilgili Türkiye kararlarının Esad’a açıklanma sebebi ise  İsrail’e  iletilen bilgilendirmede. Suriye'nin  Golan'dan vazgeçerek İsrail'e vermesi  için örnekleme yapılmış. Aynı görüşmede Erdoğan, “Kıbrıs’tan vazgeçmenin Türkiye’nin bir kısmından vazgeçmek gibi olduğunu” söylerken Gül, “Ancak uluslararası izolasyondan kurtulmak için başka seçeneğimiz yok” diyor. Esad’ın da Golan için bu şekilde düşünmesi teşviki amaçlanarak, “Sen ve Suriye’de izole edilirsin” demeye getiriliyor anlaşılan.

Demek oluyor ki Erdoğan, yılların kırmızı çizgilerini yıkarak “Ver kurtul” siyasetini baştan benimsemiş. Model ortak olacağız ya,“Sen de ver kurtul” demiş Esad’a.  “Düşman Esed” dönemine geçildiğinde “Reformlar konusunda ikna etmeye çalıştık, defalarca uyardık” dedikleri reformlardan! biri de bu olsa gerek. Golan’ın İsrail’e bırakılması!

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın, geçtiğimiz ay Amerikan Ortodoks Kilisesi Ruhban Meclisinde yaptığı konuşmada, “Kıbrıs’ı Erdoğan’la çözeceğiz” demesinin anlamı; 2004, Erdoğan-Esad görüşmesindeki içeriğe dayanıyor olmalı.

Ülke ve bölgede, başka hangi stratejik derinlikli! konular Erdoğan’la bitirildi ya da bitirilmesi planlanlanmakta acaba?!

13 Temmuz 2014 Pazar

M.G- Erdoğan gerçekte hangi tarafta?

İsrail, üç vatandaşının öldürülmesi gerekçesiyle Gazze’ye orantısız, sivil hedefleri gözetmeksizin yoğun bir saldırı başlattı. Günlerdir süren, dört yüz ton bombanın kullanıldığı saldırı, hava, kara, denizden yürütülüyor ve kimsenin gözünü açıp göremeyeceği müslümanın müslümanı boğazladığı bir sırada gerçekleşiyor.
AKP ise “Vanminit” süreci ve Mavi Marmara olayıyla birlikte Filistin davasının arkasında herkesten daha çok durduğunu göstermeye çalıştı. Cumhurbaşkanlığı seçim konuşmalarında da, “Tarafsız olamayız” diyor. Peki, gerçekte perde arkasındaki eylemler hangi tarafı gösteriyor? 
1) İsrail’in ricası üzerine Hamas lideri Meşal’in Türkiye’ye çağırılarak Suriye ile bağlarının kesildiğini dönemin AKP Bakanı Abdüllatif Şener söylemişti. 
2) Başbakan 2009 yılında, “Yahudi sermayesi olsun öper başımın üzerine koyarım” diyerek Suriye sınırımızı 49 yıllığına İsrail’e vermek istedi.
Muhalefet sayesinde engellendi. 
3) Başbakan Davos’ta “Vanminit” çekerek Peres’ e “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye sözde “ayar” verdikten sonra salondan çıkar çıkmaz, “Tepkim moderatöreydi” dedi.
Üç hafta sonra da İsrail’in OECD’ye katılımını onayladı. 
4) İsrail’in Filistin topraklarında illegal şekilde yeni yerleşim yerleri kurmasını, BM dahi hukuksuz bulduğunu, durdurulması gerektiğini açıklarken AKP ve Başbakan hiç bir şey olmamış gibi davrandı. 
5) Olası bir İran saldırısından İsrail’in korunması için Başbakan’ın ilk anda “talepten haberinin olmadığını” söylediği radarlar konuşlandı Malatya’ya. 
6) Geçtiğimiz yıl Kasım ayında, Davutoğlu Gazze’de ağlarken Kahire’de CIA, MOSSAD, MİT, Mursi’li Mısır, Katar, görüşmesinde hangi kararların alındığını bilmiyoruz.
Konu ile ilgili bir soru üzerine Başbakan, “MOSSAD, MİT ilişkisi hiç bir zaman kesilmedi” diyerek ilişki olduğunu doğruladı.
İsrail basını ise o günlerde, Kahire’deki grubun gözlerini Suriye’ye diktiğini yazdı. 
7) Başbakan, “Bir kara harekatı olursa her türlü destek veririz, her türlü koalisyona gireriz” sözleriyle açıkça Suriye’ye bir dış müdahele istedi.
İsrail de Suriye’ye uzun süredir dış müdahele istiyor, Türkiye yukarıdan teröristleri destekleyip Suriye’ye gönderirken İsrail de aynı şeyi aşağıdan Lübnan, Ürdün üzerinden yapıyor.
 
8) Mavi Marmara olayından kısa süre sonra Hüseyin Çelik, Devrim Sevimay’a (Milliyet) verdiği röportajda konuyla ilgili özetle “Milletin gazını alıyoruz” dedi.
Hiç bir resmi anlam taşımayan telefonda bir özür ve tazminatla kapatılmak isteniyor konu. Tazminat konuşuyoruz adı altında meşrulaşan görüşmelerde Suriye konusunda İstihbarat paylaşımı anlaşması yapıldı. 
9) Geçtiğimiz yıl Haziran’ da CFR (Council on Foreign Relations), uzmanı Ed Husain eliyle “Erdoğan’a destek, demokrasiye yardım” şeklinde destek yazısı yayınladı. 
10) Barzani petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e satıldığını herkes biliyor artık. 
11) Ve elbette hepsinin üzerine yerel seçimlerden hemen önce İsrail’in güvenlik kaygılarına cevap veren, “Yüksek zenginleştirilmiş uranyumdan arınma” taahhüdünde bulunulan imza. Gül’ün Hollanda’ da attığı bu imzayla eş zamanlı olarak İsrail, Mavi Marmara ile birlikte Türkiye’ye uyguladığı turizm ambargosunu kaldırdı. Bundan sonra iki taraftan tazminat görüşmeleriyle ilgili anlaşma sağlandı, normalleşme açıklamaları yapıldı. Şart koşulan Gazze ablukası unutularak! Cesaret ödülünü, oğulun gemilerinin de dahil olduğu İsrail’le ticaretin kat be kat artmasını saymıyorum bile.
 
Bunlara ek olarak belki de bölgede neler olduğunun anlaşılmasına ışık tutacak, sonrasında “kardeş Esad”’tan  “düşman Esed” siyasetine geçtiğimiz; İsrail’in bir sonraki savaşının kendileri açısından kader tayin edici nitelikte olacağını ve dört cephede birden savaşmaları gerekeceğini 2010’da söyleyen İsrail Askeri İstihbarat Şefi Amos Yadlin’in devamındaki sözleri: “Bu kez İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas’la savaşacağımızı kabul etmemiz gerekiyor. Ancak hava kuvvetlerimiz tüm bu düşmanları yok edebilecek ve savaşta zafer kazanabilecek güçtedir”
Meydanlarda tarafsız olamayız diyen AKP ve Başbakan’ın  tüm bu eylemleri, bölge ve Filistin konularında gerçekte hangi tarafı gösteriyor?
 

3 Temmuz 2014 Perşembe

MG.-3.7.2014-Kimsenin görmediği imza!

İran'ın nükleer çalışmalarının bölge için tehdit olacağı tartışmalarının başladığı ilk günlerde Başbakan çıkışmıştı: “Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun üyesi olmayan İsrail, nükleer silahının olduğunu açıkça kabul ediyor. Ancak uluslararası camiadan şimdiye kadar İsrail’e karşı herhangi bir çağrı ya da tutum görmedik. Biz de uluslararası camiaya diyeceğiz ki ‘Bu konuda niçin bir tutum takınmıyorsunuz? Biz bölgede bundan rahatsızlık duyuyoruz’ ”

Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleştirdiği Amerika ziyaretinde yaptıkları ortak açıklamada Obama, “Tabiki İran’ın nükleer silahlara ulaşmaması konusunda hemfikiriz. Bölgede bir silahlanma yarışını istemiyoruz” demiş, Erdoğan konuya girmeden, “Bir çok alanda güçlü işbirliği içindeyiz” demekle yetinmişti.

Bölgede İran’ın nükleer silaha kavuşmasından en çok rahatsız olan ülke İsrail. Öyle ki, yaptırımların işe yaramayacağı düşüncesiyle Cenevre görüşmelerinden de pek memnun olduğu söylenemez. İsrail’in İran’a sert cevap verilmesini istemesinin arkasındaki gerçek; İran’ın nükleer silah elde etmesiyle Türkiye ve Mısır başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin nükleerleşme yarışına gireceğini düşünüyor bunu da kendisine ve bölge politikasına tehdit görüyor olması. İşte bu yüzdendir ki İsrail, “Gerekli gördüğü noktada İran’ın nükleer tesislerini tek başına vurabileceğini”açıklayarak zaman zaman gözdağı veriyor.

Diğer taraftan, Japonya ile imzalanan nükleer santral anlaşması, Türkiye’nin nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyuma kavuşacağı spekülasyonlarına sebep olmuştu. Ve biz; kaset, tape furyası içinde seçime kilitlenmişken seçime beş kala (25 Mart) Hollanda’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye adına “Yüksek Zenginleştirilmiş Uranyumdan Arınma” taahhüdüne imza attı. Havuz basınında “Tarihi anlaşma” diye sunulan imzayla bağımsız nükleer bir güç olabilme ihtimali dahi şimdiden ortadan kaldırılmış oldu. Türkiye’nin yakın, uzak gelecekte nükleer silah elde edip etmemesi farklı bir tartışma konusu elbette. Ancak atılan imzayla Türkiye’nin gerekli gördüğü zaman ve konjünktürde nükleerleşmesinin şimdiden engellenmesi, ne kadar bağımsız(!) bir siyaset izlendiği hakkında güçlü bir ipucu vermesi bakımından önemli.

İsrail’in , Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’ye uyguladığı turizm ambargosunu, Gül’ün attığı imzayla birlikte kaldırması, hemen ardından Gazze ablukasının kaldırılma şartı unutularak iki taraftan gelen normalleşme açıklamalarını aynı kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

İsrail’in bölgedeki güvenlik kaygılarını gideren imzayı ağızlarına almayanların muhalif olan herkesi “İsrail işbirlikçisi” ilân etmeleri, “İsrail dölü” demeleri manidar bir çelişki olsa gerek.

Sırf aynı görüşte değil diye o sözlerin hak edildiğini sananlarınsa, bundan sonra bir kez daha düşünmesi ve sorgulaması gerekmez mi?

29 Haziran 2014 Pazar

M.G-26.6.2014-Ordunun yeni yeri ve rolü

Balyoz darbe iddialarıyla ilgili haberin ilk defa Taraf Gazetesi’nden yayınlanmasından üç gün sonra Mahir Kaynak 23 Ocak 2010 Star Gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyor: "Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ile ordunun ideolojisi uyuşmuyordu. O halde bu ideoloji değişecek ama ordunun etkinliği azalmayacak hatta artacaktı. Silahlı kuvvetlerdeki bazı dokümanlar ele geçirildi ve bunlar bir darbe hazırlığına uygun biçimde yeniden düzenlenerek kamuoyuna sunuldu ve darbe karşıtlığının yerleşmesi ve bu tavrın genelleşmesi sağlandı. Kimse açıktan darbeciliği savunamazdı ve bu kadar yaygın olan tartışmanın dışında kalamazdı. Kamuoyuna sunulan belgeler orijinal değildi ve elde edilen bazı bilgiler değiştirilmiş ve bir darbe planına uygun hale sokulmuştu. Eğer bu belgelerin, bir kısmının bile, değiştirilmiş olduğu tespit edilirse Ordu aleyhine yapılan yayınların maksatlı ve gerçek dışı olduğu kanıtlanmış olacaktı. Zaten ortaya atılan iddialar bunu kolaylaştırıyordu. Mesela camiye atılacak bir bomba her kesimdeki halkı iktidar etrafında birleştirir ve bir darbeyi imkansız hale getirirdi. Bir darbecinin asla düşünemeyeceği bir eylem söz konusu idi. İstikrarı bozmak için eylemlerde askerlerin yer alacağı söyleniyordu. Bir tek asker bile böyle bir eylemi yaparken yakalanırsa, ki bu kaçınılmazdı, darbe yapılamazdı. Çünkü ordu kurtarıcı olarak yönetime el koyardı. Eylemi yapanla kurtarıcı aynı kurum olamazdı. Şimdi çok akıllı bir biçimde yürütülen projenin ikinci safhasındayız. Belgelerin değiştirilmiş olduğu ortaya çıkacak ve ne darbe kalacak ne de ordu düşmanlığı.”

Mahir Kaynak’ın bahsettiği Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ne olabilir peki? Başbakan, iktidarın ilk yıllarından beri kendini BOP eşbaşkanı olarak tanımladığına ve eşbaşkanlıktan istifa ettiğini bugüne kadar açıklamadığına göre, Türkiye’nin rolü ve yeri BOP; TSK da bu rolle uyuşmuyor olmalıydı, ki pek çok önemli kaynak 2003’te TSK’nın Irak’a PKK terörü ve Türkmen’lerin korunması için bağımsız girmek istediğini söyleyerek uyuşmazlığı! ifade ediyor. Balyoz darbe iddiaları ile pek çok general, muazzaf subayın tutuklanması, ordunun “yeni role”, BOP’a uyumlu hale getirilmesi için düşünülen bir tasfiye planı. O halde, ordunun yeni yeri ve rolüne uyumlu hale getirilmesinde görevlilerden biri, orduda bir kesimle birlikte (ete soğan doğramayanlar olabilir) belki de en önemlisi SAVCIsı, siyasi iradesi olarak BOP eşbaşkanı olacaktı elbette. Siyasi irade olmadan böylesine büyük bir kumpas kurulamazdı.

Meydanlarda “Darbeciler, darbelerle mücadele ediyoruz, bize darbe yapacaklardı” diye siyasi rant elde edenler, şimdi tüm sorumluluktan bir anda sıyrılrmış, “Milli orduya kumpas kuruldu, kandırıldık, safmışız, paralel yaptı her şeyi” diyorlar. İçeri atarken “darbecilik” üzerinden siyasi rant sağlayanlar, “Biz olmasaydık çıkamazlardı” diyerek yine rant devşirmeye çalışıyorlar.

Mahir Kaynak’ın dediği gibi, ordunun rolü ve yerinin, “Yeni Türkiye”nin yeni rolü ve yeri ile uyumlu hale getirme planı başarılı oldu. Planın ikinci safhasına geçildi; ordunun “uyum sürecinde” yıkılan imajının düzeltilmesi.
 

26 Haziran 2014 Perşembe

M.G-Ordunun yeni yeri ve rolü

Balyoz darbe iddialarıyla ilgili haberin ilk defa Taraf Gazetesi’nden yayınlanmasından üç gün sonra Mahir Kaynak 23 Ocak 2010 Star Gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyor: "Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ile ordunun ideolojisi uyuşmuyordu. O halde bu ideoloji değişecek ama ordunun etkinliği azalmayacak hatta artacaktı. Silahlı kuvvetlerdeki bazı dokümanlar ele geçirildi ve bunlar bir darbe hazırlığına uygun biçimde yeniden düzenlenerek kamuoyuna sunuldu ve darbe karşıtlığının yerleşmesi ve bu tavrın genelleşmesi sağlandı. Kimse açıktan darbeciliği savunamazdı ve bu kadar yaygın olan tartışmanın dışında kalamazdı. Kamuoyuna sunulan belgeler orijinal değildi ve elde edilen bazı bilgiler değiştirilmiş ve bir darbe planına uygun hale sokulmuştu. Eğer bu belgelerin, bir kısmının bile, değiştirilmiş olduğu tespit edilirse Ordu aleyhine yapılan yayınların maksatlı ve gerçek dışı olduğu kanıtlanmış olacaktı. Zaten ortaya atılan iddialar bunu kolaylaştırıyordu. Mesela camiye atılacak bir bomba her kesimdeki halkı iktidar etrafında birleştirir ve bir darbeyi imkansız hale getirirdi. Bir darbecinin asla düşünemeyeceği bir eylem söz konusu idi. İstikrarı bozmak için eylemlerde askerlerin yer alacağı söyleniyordu. Bir tek asker bile böyle bir eylemi yaparken yakalanırsa, ki bu kaçınılmazdı, darbe yapılamazdı. Çünkü ordu kurtarıcı olarak yönetime el koyardı. Eylemi yapanla kurtarıcı aynı kurum olamazdı. Şimdi çok akıllı bir biçimde yürütülen projenin ikinci safhasındayız. Belgelerin değiştirilmiş olduğu ortaya çıkacak ve ne darbe kalacak ne de ordu düşmanlığı.”

Mahir Kaynak’ın bahsettiği Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ne olabilir peki? Başbakan, iktidarın ilk yıllarından beri kendini BOP eşbaşkanı olarak tanımladığına ve eşbaşkanlıktan istifa ettiğini bugüne kadar açıklamadığına göre, Türkiye’nin rolü ve yeri BOP; TSK da bu rolle uyuşmuyor olmalıydı, ki pek çok önemli kaynak 2003’te TSK’nın Irak’a PKK terörü ve Türkmen’lerin korunması için bağımsız girmek istediğini söyleyerek uyuşmazlığı! ifade ediyor. Balyoz darbe iddiaları ile pek çok general, muazzaf subayın tutuklanması, ordunun “yeni role”, BOP’a uyumlu hale getirilmesi için düşünülen bir tasfiye planı. O halde, ordunun yeni yeri ve rolüne uyumlu hale getirilmesinde görevlilerden biri, orduda bir kesimle birlikte (ete soğan doğramayanlar olabilir) belki de en önemlisi SAVCIsı, siyasi iradesi olarak BOP eşbaşkanı olacaktı elbette. Siyasi irade olmadan böylesine büyük bir kumpas kurulamazdı.

Meydanlarda “Darbeciler, darbelerle mücadele ediyoruz, bize darbe yapacaklardı” diye siyasi rant elde edenler, şimdi tüm sorumluluktan bir anda sıyrılrmış, “Milli orduya kumpas kuruldu, kandırıldık, safmışız, paralel yaptı her şeyi” diyorlar. İçeri atarken “darbecilik” üzerinden siyasi rant sağlayanlar, “Biz olmasaydık çıkamazlardı” diyerek yine rant devşirmeye çalışıyorlar.

Mahir Kaynak’ın dediği gibi, ordunun rolü ve yerinin, “Yeni Türkiye”nin yeni rolü ve yeri ile uyumlu hale getirme planı başarılı oldu. Planın ikinci safhasına geçildi; ordunun “uyum sürecinde” yıkılan imajının düzeltilmesi.
 

19 Haziran 2014 Perşembe

MuhalifGazete-19.6.2014-Çatıdaki delik iç kısımda!

Uluslararası bir araştırma şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türkiye’deki insanların %70’inin, “Dinin hayatımda çok önemli bir yeri vardır” demesi; “CHP dine düşman” algılatmasının neden başarılı olduğunu, sonuçlarıyla ortaya koyuyor. Bu yanlış algılatma ve sonuca, CHP’nin önceki yönetiminin katkısı olduğu inkâr edilemez.


Cumhurbaşkanı adayı ile ilgili tartışmalar, eleştiriler bazı CHP’liler tarafından ani reflekslerle belki de farkında olmadan, şimdi yine AKP’ye de yarayacak şekilde “lâiklik-şeriat” tartışması çerçevesine çekilmeye çalışılıyor. 2007’de olduğu gibi!


Gelelim çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na. İKÖ Genel Sekreteri olduğu ilk yıllar hemen üç enstitü kuruyor. 57 Müslüman ülkenin üye olduğu İKÖ’de İlk defa! 1)Bağımsız İnsan Hakları Enstitüsü. 2)Bilim-Teknoloji ve Gelişim Enstitüsü 3)Kadın hakları ve Kadınları Kalkındırma Enstitüsü...

Sadece bunlar bile dünya görüşünü anlamak için yeterli. Modern, demokratik dünyanın değerlerine inanan biri nasıl “siyasal İslamcı, şeriatçı” olabilir?


Vayy Mısır’da doğmuş, vayy şu okulda eğitim almış, ülkeyi tanımıyormuş. Oysa biz Türkiye’de doğmuş, büyümüş, eğitimini, kültürünü Türkiye’de almış ancak millete “Ananı da al git” diyen, mezhep yuhalatan millete yabancılaşmış, kendisine karşı olanı düşman gören bir lider gördük. Dışarıda yaşamamış, Türkiye’yi tanıyan, Türkiye’yi çok seven(!), dünya lideri olduğu imajını veren bu lider, Afganistan işgal edilmeden önce “Bu bir haçlı seferidir” diyen Bush’un projesine gönüllü eşbaşkan olmuştur. Demem o ki, ne dışarda doğmuş olmak ülke sevgisine, ülkesini bilmesine engel, ne de Türkiye’de doğup büyümüş olmak ülke sevgisizliğine, milletine yabancılaşmaya.


Mansur Yavaş’ın belediye başkan adayı gösterildiği ilk günleri hatırlıyor musunuz? Nasıl da bugüne benzer eleştiriler yapılıyordu. Yine parti içinden. CHP’li değilmiş, parti sağa kaydırılıyormuş, cemaat önermiş, bakın geçmişte neler de söylemiş. Mansur Yavaş’ın, kimi CHP adaylarından daha fazla mücadeleci ruhu, azmi, dur durak bilmeyen çabasıyla; sakin, birleştirici diliyle kendisini ilk günler eleştirenleri bile utandırdı. Başkalarına ayrıştıcı, dışlayıcı derken, ki doğru kimi CHP’lilerin de sarfettiği sözlere dikkat etmesi gerekmez mi?


AKP tarafında Atatürk’e, cumhuriyet değerlerine bağlı biri nasıl ki,“dindar,mütedeyyin olamaz” önkabulü varsa, bazı CHP temsilcilerine ve vekillerine göre de, dindar, mütedeyyin biri, Atatürk ve cumhuriyet değerlerine bağlı olamaz önkabulü var. Birbirlerini de besleyen bu iki düşüncenin benzerliği ne kadar ilginç değil mi?
 

12 Haziran 2014 Perşembe

MuhalifGazete- CHP'nin soru önergesinde AKP-IŞİD

Musul konsolosluğumuz, Irak Şam İslam Devleti (IŞID) adlı terör örgütü tarafından basılıp diplomatlarımızın rehin alınınca uzunca süredir unuttuğumuz Irak aniden tekrar gündemimiz oldu. Ankara’da acil toplantı yapıldı. Davutoğlu, “Kimse kudretimizi test etmeye kalkmasın” dedi.

Oysa tam da bu konuda aylar önce soru önergeleri verilmiş. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun Ocak ayında cevaplanması için İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na verdiği iki ayrı soru önergesi durumun resmini çizerken tehlikeyi de çok önceden haber vermiş adeta.

CHP vekili Ediboğlu, Efkan Ala’ya verdiği soru önergesinde “MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bağlı birimlerden alınan bilgi ve veriler ışığında hazırlanan rapora göre, Türkiye'den 500'ü aşkın Türk vatandaşının El-Kaide örgütü bağlantılı El Nusra Cephesi ve Irak Şam İslam Devleti (İŞID) saflarına katıldığı” bilgisini paylaşırken, dış basında çıkan bir haberden yola çıkarak Davutoğlu’na verdiği soru önergesinde ise, Arnavutluk ve Pakistan’ın Kuzey Veziristan Bölgesinde kurulan bir kampta eğitilen Elkaide teröristlerinin Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderilip gönderilmediklerini soruyor.

Aylar öncesinden verilen cevapsız önergeler, herkes Musul’u terk ederken konsolosluğun boşaltılmaması, çatışma yaşanmadan olayın gerçekleşmesi nasıl tehlikeli bir oyunun içine sokulduğumuza ışık tutuyor.

İşte cevap verilmeyen o soru önergeleri

Efkan Ala’ya verilen soru önergesi: http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-37614s.pdf
Ahmet Davutoğlu’na verilen soru önergesi: http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-37596s.pdf

5 Haziran 2014 Perşembe

MuhalifGazete-5.6.2014- B-C değil,C-H planları

Baştan söyleyeyim, dershanelerin kapatılmak istenmesinin arkasındaki gerçek, “eğitimde fırsat eşitliği” değildi. Öyle olsaydı tüm özel okulların da kapatılması gerekirdi. Tam tersi, dershanelerin özel okula çevrildikten sonra devlet tarafından desteklenmesi öngörülüyor.


2012’ de hayatını kaybeden Şerafettin Elçi, 2011 yılında Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel’le yaptığı röportajda, Oslo mutabakatını kendisinin de gördüğünü söyleyerek protokolü bizzat MİT’in Kandil’e götürdüğünü söylüyor. Fidan’ın, Kürtlerin kırmızı çizgisi olan anadille eğitimle ilgili PKK’ya, “Nasılsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dahil, eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek” dediğini belirtiyor.


Neşe Düzel, “Öğretmenlerin tayini de dahil olmak üzere...” diye araya girince Elçi, “Evet, her şey özerk bölgelere devredilecek. Vilayet de, belediyeler de bu bölgelerde okullar açabilecek, hangi dili kullanacaklarına onlar karar verecek. Türkiye’de eğitim politikası tamamen değişecek. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Dairesi, tevhid-i tedrisat diye bir şey kalmayacak” diyor.


Hangi haklar verilirse PKK savaşmaktan vazgeçer sorusuna Elçi, “Bir, Anayasa’ da Kürtlerin bir halk olarak tanınması. İki, anadille eğitim. Üç, özyönetim. Bunun adı özerklik ya da başka bir şey olur. Biz ayrı bir milletiz ve tanınmak istiyoruz. Biz Türk milletinin bir parçası değiliz. Bunun dışında Kürtler, Öcalan’ın şartlarının ev hapsiyle ya da normal bir cezaevine çıkarılmasıyla düzeltilmesini istiyor.Kürtler, çatışan insanların (PKK) güvenceli bir ortamda dağdan sivil yaşama dönmesini sağlayacak bir genel affın çıkarılmasını istiyor. Bu beş madde meseleyi çözer” şeklinde cevaplıyor.


PKK’nın, “Çekilmeyi durdurduk, Başbakan üzerine düşeni yapmadı” açıklamasıyla apar topar hazırlanan Eylül paketine özel okullarda anadille eğitimin konulması, sonrası dershanelerin kapatılarak özel okula dönüştürme projesinin asıl amacı işte bu.


Eylül paketinin hemen ardından Başbakan, Barzani ile buluştuğu Diyarbakır ziyaretinde, “Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını göreceğiz” dedikten sonra yanlış aksettirildi, ben hayalimi söyledim dese de mesaj gitmesi gereken yerlere gitti.


Ve şimdi kaçırılan çocuklar, karakol yapımlarını protesto amaçlı yapılan eylemler üzerinden Şerafettin Elçi’nin Oslo mutabakatıyla ilgili anlattığı, Başbakanın Diyarbakır’da sözünü ettiği “hayali”, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi önümüze konuyor. Başbakan’ın, “Kaçırılan çocukları getirin” diye sözde kızdığı BDP tarafı pası alıyor ve “ Adımlar atılsın, yasal güvenceler sağlansın, dağdaki herkes gelsin” diyor. Her ne kadar Başbakan B-C planlarımız var dese de “sürecin” koordinatörü Beşir Atalay, “Daha somut adımlar atılacak” diyor.


Karakollar basılırken dahi bir planı olmayan AKP’nin şimdi olsa olsa C-H planı olabilir. Oslo-PKK-İmralı hattında varılan anlaşma maddelerini kendi adımlarıymış gibi (C)umhurbaşkanlığı uğruna (H)azmettirme planı!

27 Mayıs 2014 Salı

MuhalifGazete-27.5.14-SO(R)MA!

Erdoğan’ın Soma’da yaptığı basın toplantısında sarfettiği sözler aslında Zonguldak’ da 30 madencimizi kaybettiğimiz grizu patlamasından sonra söylediklerinden çok da farklı değildi.

Zonguldak’da, “Bu işin doğasında var, bunu bile bile bu işe giriyorlar.”demişti, Soma’da “Bu işin yapısında var, fıtratında var.” dedi.

Zonguldak’ da, “Kader” demişti, Soma’da “Allah bir daha böyle facialar yaşatmasın.” dedi.

Zonguldak’da Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, “Güzel öldüklerini rahatlıkla söyleyebilirim.” demişti.

Ömer Dinçer’in görevde olmaması, yeni çalışma bakanının ortalarda görünmemesinden olsa gerek kimlik tespitiyle ilgili konuşurken Başbakan, “Yanlış anlaşılmasın, vücutlarında ufak bir darbe, yara söz konusu falan değil."  dedi.

Soma’ daki madencilerimiz de “Güzel ölmüşler” yani. Çok rahatlattı(!)

Zonguldak’da tepki gösterenlere, “Provokatör” demişti, Soma’ da “Bu tür havaları istismar etmek isteyen gruplar var, bunlara değer verilmemeli.” dedi.

Ek olarak Soma’da, “Mümkün olan en güzel şartlara sahip yerde süratle otopsilerini gerçekleştirme gayretine girdik.” diye ekledi.

Ölümleri  engelleyemiyorlar ama  merak etmeyin “En güzel yerde otopsi yapıyor, en güzel şekilde gömüyorlar!”

Zonguldak patlamasında  ölen iki mühendis ile ocakta görevli çavuş ve nezaretçiler kusurlu bulundu.

Soma, henüz belli değil.

Zaten 1800’lerde, 1900’larda da olmuştu ya... E o zaman?

Doğal bunlar yaa(!)

15 Mayıs 2014 Perşembe

MuhalifGazete-15.5.2014-Çağ atladık!

Dünya tarihinde kömür madenlerinde;

İngiltere’ de 1862 yılında, 204 kişi ölmüş.

İngiltere -1866’da, 361 kişi. Belçika- 1878’de, 120 kişi. İngiltere- 1894’de, 290 kişi. Fransa -1906’da, 1099 kişi.

Daha yakın tarihe gelelim... Japonya’da 1914’de, 687 kişi ölmüş. Çin -1942’de, 1549 kişi. Çin- 1960’da, 684 kişi. Japonya- 1963’te, 458 kişi. Hindistan -1965’te, 375 kişi. En son ABD’de 1907’de, 361 kişi hayatını kaybetmiş dedikten sonra, “Bunlar olağan şeyler, bu işin yapısında, fıtratında var” dedi yine.

Zonguldak faciasında da dediği gibi. Sürekli, ülkeye çağ atlattırdık diyorlardı. Doğruymuş, gerçekten çağ atlamışız. 1800’ler Avrupa, 1900’ler Amerika madencilik çağına; 1940-50-60’ lara. 21. yüzyıldan 20. yüzyıla... Hatta 19. yüzyıla! 

8 Mayıs 2014 Perşembe

MuhalifGazete-8.5.2014- Mesele istismar değil!

Başbakan Erdoğan 1915 için dokuz dilde “Adil duruş, acıları anlamayı gerektirir. Huzur içinde yatmalarını diliyorum.” şeklinde taziye mesajı yolladıktan sonra, “İstismarın önüne geçmek için bu açıklamayı yaptık” dedi. Ne güzel, kimsenin aklına istismarları bu şekilde engellemek gelmemişti.

AB, “istismar ediyor” diye Kıbrıs Rum kesimiyle KKTC’yi müzakere masasına oturttu, bağımsız devlet olarak tanıdığımız KKTC’den geri adım atarak Annan Planıyla federasyona razı olduk.

Üstelik o dönem Dışişleri Bakanı olarak Gül KKTC’ye, “ Siz evet deyin. Rum hayır derse kapı kapı dolaşacağım KKTC’yi tanıtmak için” demişti. Rum tarafı kabul etmedi; KKTC’yi tanıtmak için kapı kapı dolaşıldı mı bilinmez ama şimdi yeni müzakereler sonucunda yeni bir referandum yolda.

Annan Planının da ötesinde başka hangi tavizler verilecek ki, bu konu da “istismar” edilmekten çıkarılsın?

Kürtleri “İstismar ediyor” diye PKK ile masaya oturdu. Geldiğimiz nokta özerklik!

Barzani de PKK ve Kürtleri istismar ediyordu. Onunla da gurur duydu! Barzani bağımsızlık yolunda...

Ermeni konusunu istismar edenlerin tek dertleri de taziyeydi zaten! Taziyede bulunuldu ya şimdi; istismar ortadan kalkacak, konu kapanacak. Kimse sözde soykırımı kabul edin diye diretmeyecek!

Tazminat, toprak taleplerinden vazgeçilecek hemen. Ermenistan, Güneydoğu Anadolu’ muza Batı Ermenistan demekten vazgeçecek!

Ağrı Dağı’nı devlet armasından çıkaracak! Sözde soykırımı kabul eden ülkeler kararlarından tek tek vazgeçecekler. İstismar edilen konuları önce hazmediyorsunuz, kabul ediyorsunuz, hazmettiriyorsunuz sonra. “Hazmettire hazmettire” istismar ortadan kalkıyor. Bu kadar basit!!

Beyler, mesele istismar değil, mesele açık ve kesin olarak ifade edilen siyasi talepler. Siz hâlâ anlamadınız mı?!

7 Mayıs 2014 Çarşamba

MuhalifGazete-30.4.2014- Sözde soykırımcılar açıklasın!

Her açılımda Osmanlı’yı örnek gösterenler, azınlık hakları konusunda Osmanlı’ nın ne kadar özgür olduğu, o dönem ne kadar rahat bir hayat sürüldüğünü anlatanlar; bu söylemleri, Cumhuriyet döneminin ne kadar kötü ne kadar zalim, ceberrut olduğunu anlatmak için de kullandılar yıllarca. Bu yönüyle AKP’nin Yeni Osmanlı olduğu hep vurgulandı. AKP tarafından açıkça dile getirilmese de içerde ve dışarda bölge politikalarına dönük özellikle tarihsel bağlarla Osmanlı vurguları sık ve güçlüydü.

Sözde Ermeni Soykırımının 100. yılına bir kala Başbakan’dan dokuz dilde taziye sunumu yine Sözde soykırımcılara ve tabi Yeni Osmanlı’ cılara “Yetmez ama evet” dedirtti bir kez daha.

Oysa meselenin 1915 değil çok öncelere dayandığını bilmeyen yok. Temelde sorunun kaybetmeye, yıkılmaya başlayan Osmanlı’dan pay alma meselesi olduğunu kim inkâr edebilir?

Sözde soykırımcılar o dönemki göç politikasını “soykırım” olarak adlandırıyor ancak her savaş, çatışma içinde dramlar barındırır malesef. Bu, tarihte de böyleydi bugün de. Dış destekli PKK terörünün ve çatışmalarının acımasızca yaşandığı 90’larda pek çok köy boşaltılmak zorunda kalmış, geride eli silahlı çatışanlar kalmıştı. Aynısı yine Suriye’de yaşanmıyor mu bugün? Boşaltılarak göç ettirilmek zorunda kalan halkın yaşadığı köyler yine dış destekli silahlandırılmış teröristler tarafından işgal edilmiş ve acımasız bir savaş yaşandığını hepimiz bilmiyor muyuz?

Türkiye’de yaşanan dış destekli terör sebebiyle Türkiye’yi, yine dış destekli yaşanan iç savaş sebebiyle de sadece Suriye’yi suçlamak ne kadar doğru ise, 1915 öncesi yaşananlar sonucu göç politikasının uygulanmak zorunda kalınmasından dolayı Türkiye’yi suçlamak ve bedel ödemesini istemek o kadar doğru!

Sözde soykırımcılar; 1915’ i değil ondan çok önce 1800’lerin sonunda kurulan Taşnaksütun ve Karahaç Ermeni silahlı örgütlerinin neden kurulduğunu, desteklerini, amaç ve faaliyelerini de tartışmalı, açıklamalı. Yeni Osmanlı olacağız derken Osmanlı’nın son döneminin tekraren yaşatılması çalışmalarının BOP kapsamında hız kazandığı bir dönemde taziyenin buna davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramayacağı aşikârdır. Çünkü sözde soykırımın tanınmasını isteyenlerin amacı salt “acıların paylaşılması” değil siyasi bir sonuç doğurmasıdır.

Başbakan’ ın 93’te “Osmanlı benzeri federatif bir sistem olabilir” sözleriyle bugün yaptığı açılımlar, hem PKK hem de Ermeni meselesiyle ilgili olası siyasi taleplere sıcak bakacağı düşüncesini oluşturmuşken üstelik!

15 Nisan 2014 Salı

ODATV-15.4.2014-Suriye'de kimyasal silahı kim kullanmış olabilir?

AKP’nin Suriye’ye müdahele isteği başından beri var ve hazırlıkları hep bu yöndeydi. Ancak bunu tek başına yapmayı göze alamadı, almak istemedi...
Işık Koşaner'in istifasıyla göreve gelen Orgeneral Özel'in ilk önemli ziyaretçilerinden biri de dönemin CIA Başkanı çuvalcı Petreus'tu. Petreus, Türkiye’den sonra İsrail'e gitti. Türkiye ziyareti, İsrail basınında “Petreus'a, Suriye’ deki iç savaşın nasıl yükseltileceği anlatıldı” şeklinde haber oldu. Şaşırtıcı şekilde Temmuz 2011 ve Eylül 2012 ziyaretlerinden sonra Suriye’deki çatışma kanlı bir iç savaşa evrildi.
 22 Haziran 2012’de Suriye tarafından jetimiz vurulduğunda Erdoğan’ın Obama’yı arayarak, "Türk ordusunun, Hava Kuvvetleri’nin, donanmanın acil eylem planı için hazır olduğunu, ABD’nin Libya’da olduğu gibi arka planda durmaması gerektiğini” söylediği yansıdı derin haber sitesi Debka’ya. Jetimizin düşürülmesinden 5 gün sonra çıkan habere göre Obama, “Suriye’de doğrudan bir Amerikan müdahelesinin zamanının gelmediğini ancak Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD’nin örtülü operasyonlarına devam etmesi gerektiği cevabını verdi.Öyle ise, Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının istifa sebebinin gerçekte Suriye politikası olduğunu da kuvvetle düşündürüyor.Erdoğan’la telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra Obama’nın, Suriye’ye müdahele için kırmızı çizgilerini; kimyasal silah kullanımı (Hangi tarafın kullandığına bakmadan) ve savaşın komşulara sıçraması, komşuları tehdit eder boyuta gelmesi olarak açıklaması, görüşme konusunun doğrudan müdahele olduğunu güçlendiriyor. Arkasından Elkaide mensuplarının, kimyasal silaha sahip olduklarını, tavşanlar üzerinde yaptıkları bir deneyi gösteren videoyu paylaşmaları, yalanlanmasına rağmen kimyasal bidonların üzerinde bir Türk şirketinin etiketinin olması...
Mayıs 2013’ te, 52 vatandaşımızın hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısı ve Ağustos, Suriye’ de kimyasal saldırı...“Esad kimyasal silah kullandı” haberi bir rapor ve fotoğraflarla şok etkisi yaratarak duyuruldu. Katar finansıyla raporu hazırlayan Londra merkezli Curter-Ruck &Co adlı bir hukuk bürosuydu. Hukuk bürosunun ilginç bir tesadüf eseri Erdoğan’la müşteri ilişkisi olduğunu yazmıştım. (TIKLAYINIZ) görevlilerinin kimyasalı kimin kullandığına dair değil, kimyasal kullanılıp kullanılmadığına dair resmi bir rapor hazırlamak üzere Suriye’de bulunmasına rağmen, çıkan raporu havuz medyası çarpıtarak “BM de Esad'ın kimyasal kullandığını tespit etti” şeklinde verdi. Tüm bunlardan sonra elbette müdahele isteyenlerde! açık, kesin bir beklenti oluşmuştu. Öyle ki Erdoğan, "Sınırlı bir müdahele bizi tatmin etmez, karadan her türlü desteği veririz" demişti.
Yaşananlar, Obama’nın kimyasal silah kullanımı ve komşuları tehdit eder boyuta gelmesi şeklinde açıkladığı kırmızı çizgilerin tümünün aşılarak doğrudan müdaheleye zorlanması değilse nedir, bilmiyorum. Ne olursa olsun, kanlı bir iç savaşın içinde kalmış, tüm dünyanın gözlerinin üzerinde olduğunu bilen Esad mı bunu isterdi?Son olarak Suriye ile ilgili dışişlerinde yapılan toplantının sızan kaydındaki konuşmalar da değerlendirildiğinde, Seymour Hersh’in iddiasından farklı bir fotoğraf görebilmiş olsaydık keşke.

16 Mart 2014 Pazar

ODATV-16.3.2014-Siz küfretmesini de iyi bilirsiniz

Küfür, hakaret, aşağılama sanatı!
Şehide, “Kelle” Çifçiye, “Artislik yapma lan! terbiyesizlik yapma. Ananı da al git ...”
Gazetecilere, “Sizi tasmalarınızdan kurtardık.”
Sinop’ta tepki gösteren çevrecilere, “Sus, nankörlük yapma.”
Çocuğum işsiz diye feryad eden vatandaşa, “Senin çocuğun da işsiz kalsın. Bana kişisel sorunlarını getirme.”
Şırnak’ta kendisine tepki gösteren vatandaşa, “Nankörlük yapma, sus. Ekmek bulamazsınız yemeğe, ekmek gelince de tepersiniz.”
Gençlere, “Kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar, yapımıza ters.”
Üç beş çapulcu, provakakatör, terörist, beyni felçli, tinerci, her içki içen alkoliktir, 2 ayyaş...
Eski Sağlık Bakan Recep Akdağ engelli vatandaşa, “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz daha ne istiyorsun?”
Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin Van depreminden sonra çadırda kalanlara, “Koskocaman sarayda yaşıyorsunuz.”
Yine  Şahin kendisini gördüğüne sevinen vatandaşa, “Nereden bileyim sevindiğini, hadi bir takla at, oyna da göreyim."
AKP Tokat Milletvekili Zeyid Aslan Kamer Genç’e, “Senin a.. ...! Soytarı, köpek, şerefsiz!. O.....  ç...! P... k...!”
Yine Zeyid Aslan kadın gazetecilere, “Bacak aranızı çektirip gazeteye bastırsam.”
Eski Tarım Bakanı Sami Güçlü çifçiye, “Gözünüzü toprak doyursun.”
Tarım Bakanı Mehdi Eker Bitlis’te derdini anlatmak isteyen vatandaşa, “Artistlik yapma, sesini yükseltme.”
Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, “O gavatı getirin bana.”
Bu kadar küfür eden, hakaret eden, bu kadar aşağılayan, hor gören sonra da “Milletin hizmetkârıyız” diyen bir iktidar daha olmuş mudur? Bu nasıl hizmetkârlık?  

26 Şubat 2014 Çarşamba

ODATV-27.2.2014-Başbakan Erdoğan bu sözlerini hatırlıyor mu?

Herkes, özellikle yasal olmayan dinlemelerden şikâyet ederken Binali Yıldırım 2009 yılında “Yasal olmayan işiniz yoksa dinlenmekten korkmayın. Teknolojinin önüne geçme imkanı yoktur” diyordu.
 Başbakan Yardımcısı Emrullah İşlerse daha geçtiğimiz ay, ''Dinlendiğimi biliyorum.Yapacak bir şey yok.Teknoloji ilerledi, herkes herkesi dinliyor''diyordu. İktidar bana bir şey olmaz rahatlı içerisindeydi daha düne kadar.17 Aralık yolsuzluk operasyonuyla ilgili kayıtlar internete düşünce “Yandım Allah” dercesine ailemle, çocuklarımla konuşmalarımı dinlemişler diyerek Başbakan, ailesiyle özel sohbetlerinin dinlendiği algısını yaratmaya çalıştı.
“Hepsini sıfırla” kaydından önce çıkan bakanların istifa etmesine hatta bir bakanın “Ne yaptıysam Başbakanın bilgisi ve onayıyla yaptım” diye açıklama yaparak istifa etmesine sebep olan kayıtlara montaj denememişti. Oğlu Bilal Erdoğan’la yaptığı konuşmaların yayınlandığı gece acilen MİT Başkanı Fidan, İçişleri Bakanı Ala ve Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ile acil toplanarak ertesi günü grup toplantısında, “Montaj bunlar, biz de yakında montaj kasetler hazırlayacağız” diyebildi. Kaydın içeriğine hiç değinmedi. Ses benim değil demedi, benim böyle bir konuşmam yok demedi. Aynı konuşmada bir de itiraf gibi devletin kriptolu telefonlarını bile dinlemişler dedi. Akşamı, CHP lideri Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Bahçeli’ nin grup konuşmalarından montajlanarak hazırlanan ses kayıtları montaj böyle olur denerek internette yayınlandı. Muhalefet liderlerinin ses kayıtlarının montaj olduğu öylesine açık öylesine sarih ki zaten anında herkese açık grup toplantılarında ettikleri sözlerin orijinal ve tam konuşmaları ortaya çıktı. Madem montaj, o halde Başbakan’ın oğlu ile karşılıklı diyalog halinde geçen konuşmaların orjinali ve tamamı nerede, hangi grup toplantısında, hangi mitingde olmuştur yayınlansın. Başbakan hangi orjinal konuşmasında “Oğlum paraları sıfırladın mı?” demiştir, Bilal’de hangi konuşmasının içinde buna cevaben, “Baba, büyük oranda hallettik zaten zor sığıyor” demiştir?En dramatik olansa Başbakan’ın Deniz Baykal’a yapılan komploya atfen “Sen niye susuyorsun” diyerek açıkça Baykal’dan destek beklemesiydi. Baykal, "Başbakan'dan kanıt ve belge bekliyorum.” demekle yetindi ama biz diyoruz onun demediklerini.Kendi sözleriyle!Bunlar özel değil genel genel. Eline, beline, diline hakim olacaksın. Hepiniz oradaymışsınız bee!

28 Ocak 2014 Salı

ODATV-28.1.2014-AKP bu kez de havuz ve villa mağduru

MHP Esenyurt seçim bürosuna saldırı Şamil Tayyar’a göre “17 Aralık’la tavan yapan sivil siyasete suikast teşebbüsünün bir halkasıdır” Yani mağdur AKP!
Suriye’de destekledikleri Elkaide’nin bombalı eylemi sonucu Reyhanlı’da 52 vatandaşımız hayatını kaybettiğinde mağdur gene AKP idi!
Gezi’de Başbakan’ın kahramanlığını övdüğü polis 7 can aldığında da.
Milli orduya kumpasta savcıdırlar ama aynı zamanda mağdurlar da.
Her yerlerinden kasalar, kutucuklar, dolarlar saçılır.
Darbe yapmayın bee, mağdur AKP!
Sadece AKP ve Başbakan mağdur değil ki.
Ses kayıtları yayınlandı.
Sümeyye ve annesi Emine Hanım da mağdur. Hem de ne mağduriyet, içler acısı!
Havuzun 2. kattan görülmesi mağduriyeti yaşıyorlar. Yetmemiş gibi torunların da bahçede rahatça gezinebilme, oyun alanı mağduriyeti var.
Latif Topbaş: O sorun değil, o arazi geniş zaten.
Latif Topbaş da 1. dereceden sit alanına inşaat yapmış, buna izin vermeyen vali “darbesine” uğramış. O da mağdur!
Sit darbe girişimine Başbakan’ın öylesine canı sıkılmış ki içten bir büff çekiyor. Vali “büff”letilmiş de darbe girişimi engellenmiş Allahtan.
Gerçekte mağduriyet yaşayan vatandaş isyan ettiğinde ise...
Ananı da al git, artislik yapma lan!...Sus!.. Ekmek bulamazsınız yemeğe bulunca da tepersiniz, nankörlük yapma!,
Güzel öldüler, Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz daha ne istiyorsun?...Gözünüzü toprak doyursun.
Senin oğlun da çalışıvermesin.
Kavas!
Siz siz olun havuzun villanın ikinci katından görünmemesine dikkat edin. Değerlerimize ters. Mağdur olursunuz sonra.
Haram, kul hakkı yenmesi mi dediniz?
Büfff be!

23 Ocak 2014 Perşembe

ODATV-23.1.2014-Suriye Raporu'nu hazırlayan hukuk bürosunun Erdoğan'la ne ilgisi var?

Ne yapalım, Irak’ın işgal edilebilmesi, Türkiye’de “Milli orduya kumpas” için o kadar çok yalan söylendi, o kadar çok sahte delil gördük ki her şeye söylendiği şekliyle hemen inanamıyor insan, sorgulama ihtiyacı hissediyor.Cenevre 2’ye iki gün kala Esad yönetiminin, göz altındaki binlerce kişiyi sistematik olarak insanlık dışı muameleyle öldürdüğüne yönelik iddia ve fotoğraflar yayınlandı. Fotoğrafları Suriye’den çıkaran askeri polis olduğu söylenen Sezar adlı gizli tanık. Hazırlanan raporda Sezar’ın Suriye’de yaptığı iş tanımı olarak suç içeren vakaların fotoğraflanarak adli mercilere yollanmasında görevli yani suç mahali müfettişi olduğu belirtiliyor.
ERDOĞAN'LA O BÜRONUN NE İLGİSİ VAR
Rapor, Katar finansıyla, Londra merkezli Curter-Ruck &Co adlı bir hukuk bürosu tarafından hazırlandı. Fotoğrafların zamanlamasının manidar olduğu gibi Suriye’de muhalifleri açıkça destekleyen, Türkiye ile birlikte bir dış müdahele beklentisi olan Katar’ın finanse etmesi başlı başına manidar! Gizli tanık Sezar’la bir Ortadoğu ülkesinde 12-13-18 Ocak olmak üzere sadece üç kez görüşülmüş. Rapor 20 Ocak’ta yayınlandı. Bir haftada 55 bin foto incelenmiş ve rapor hazırlanmış. Müthiş hız! Üstelik TRT’nin tam metnini yayınladığı raporda, “Öne çıkan bu deliller eğer doğruysa, uluslararası hukukun en büyük ihlali olarak görünüyor” diyor. Raporun başka yerinde ise araştırmacılar gizli tanığın güvenilir olduğuna karar veriyor. Eğer doğruysa! Büyük bir gizlilik içinde dışarıya çıkartıldı ve ilk kez yayınlanıyor denilen fotoğraflardan birinin 12 Ocak’ta @TahrirSy adlı twitter hesabından yayınlandığı görülüyor. Yani Curter-Ruck araştırmacılarının yine rapora göre Sezar’la görüştüğü ilk gün.Fotoğraflar daha çok konuşulacağa benziyor...
Biz geçelim Katar finansıyla rapor hazırlayan hukuk bürosunun Başbakan Erdoğan’ la ilgisine. Curter-Ruck hukuk bürosunun müşterilerinden biri de Başbakan Erdoğan. İngiliz Gazetesi Daily Telegraph’ın 15 Eylül 2010’ da “İran AKP’ye 25 milyon dolar verdi” haberi üzerine müşterisi olmuş. Bu konu Türkiye’de de gündeme gelmiş Erdoğan gazeteye sert cevap vermişti .Erdoğan adına haberin derhal kaldırılması ve bir özür yayınlaması için Daily Telegraph editörüne bir mektup gönderildiğine dair Curter-Ruck’ un sayfasında Avukat Cameron Doley’in de kısa bir açıklaması bulunuyor. Gazete 2011’de “Yanlış bilgilendirildik” açıklaması yapmıştı. Büronun aukatlığını yaptıkları arasında Yasin el Kadı, Yusuf el Karadavi ve El Kaide bağlantılı başka kişiler de var. Katar finansı, İngiliz hukuk bürosu, Yasin el Kadı, Karadavi ve Erdoğan müşteri. İşte “Çok manidar” diye ben buna derim! Böylesine karmaşık tesadüfler sonrasında, dış siyasetini komşu ülkede iç savaş çıkartarak müslümanı Müslüman'a kırdırma üzerine kuranların hiç mi suçu yok diye düşünmemizin zamanı gelmedi mi?

2 Ocak 2014 Perşembe

ODATV-2.1.14-Kumpastan söz edenler bu sözleri hatırlıyor mu?

Ruşen Çakır, CNNTürk’te belki de ilk defa, “AKP ve Cemaat, ordunun tasfiye edilmesinde ortaklık yaptılar, şimdi iktidar kavgası yaşanıyor aralarında” dedikten sonra AKP-Cemaat'in dershaneler üzerinden yürüttüğü kavganın aslında iktidar savaşının görünen tepesi olduğunu söylemişti. Kısa süre sonra 17 Aralık yolsuzluk operasyonu başlayınca da her şey ortaya dökülmeye başladı. Başbakan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, “Milli orduya kumpas kuruldu”, Abdurrrahman Dilipak “Ergenekon, Balyoz yalandı” diye yazdı,
Wikileaks’te yayınlanan kriptolar ve bazı aktörlerin açıklamalarıyla “orduya kumpas” sürecine bakmaya çalışalım.
18.02.2003 Wikileaks: TSK’ nın Irak’a girmesi tartışmalarıyla ilgili KYB Ankara temsilcisi Behroz Galili Büyükelçi Pearson’a, “Onlar olmadan(Türkiye) Kuzey Irak’ta bir şeyler yapabileceğinizi göstermelisiniz. Türkler diplomatik dilden anlamıyor, güçten anlıyor.”
26.03.2003 Henri Barkey: “TSK, Türkmenleri korumak, PKK terörü gerekçelerini göstererek Irak’ a bağımsız girmek istiyor.Bu, ABD çıkarlarına felâket.”
18.04.2003 Wikileaks: TSK’ da Generaller, Atlantikçi, Ulusalcı, Avrasyacı olarak sınıflandırılıyor. Kasaptaki ete soğan doğramam diyen Özkök’ün Atlantikçi olduğu değerlendirmesi yapılıyor.
05.05.2003 Wikileaks: Dönemin Genel Kurmay Başkanı Özkök, ABD Genel Kurmay Başkanı’na yazdığı mektupta, ABD güçlerinin Kuzey Irak'taki Türk Özel Kuvvetlerine muamelesine  üzüntülerini belirtiyor.
04.07.2003: Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçiriliyor.
10.07.2003 Wikileaks: Dönemin AKP 2. adamı Dengir Fırat ve Büyükelçi Peorsan,TSK’ nın Irak’ taki faaliyelerinden duyulan rahatsızlıklar üzerine konuşuyorlar. Fırat, Cumhuriyet gazetesi ve CHP’yi ordunun sözcülüğünü yapmakla suçlayarak Büyükelçi’ye şikayet ediyor. Büyükelçi TSK’ nın Irak’ taki faaliyetlerinden rahatsızlıklarını dile getirince Fırat, “Özel Kuvvetlerin Süleymaniye’de TSK liderliğinden bağımsız hareket ettiklerini” söyleyerek Özkök'ü koruyor.
30.11.2005: Öcalan: “Şemdinli olayları vesilesiyle orduda bir kesimin tasfiye edileceği kesin. Ama ne dereceye kadar, nereye varacağı belli değil.”... Tasfiye kararı verilmiş ve davalardan çok önce Öcalan da biliyor. Sonrasında Sakık yapılıyor gizli tanık?
2005 Özel Yetkili Mahkemeler kuruluyor.  2007 Ergenekon, 2010 Balyoz...
KIÇIMI BAŞIMI OYNATMADAN İFADE VERİRSEM ÇIKARLAR
Kemal Kaplan’ın "Tuncay Güney’le 240 gün-Köstebek" adlı kitabında T.Güney: “Kıçımı başımı oynatmadan ifade verirsem çıkarlar,yoksa çıkamazlar”
Her şeyden önce 2008’de daha Ergenekon iddianamesi kabul edilmemişken Başbakan, davaların savcısı olduğunu ilân ediyor.
Sonuç: “Bir yerlerini oynatarak” ifade verenlerin anlatımları, davaların “savcısı” BOP eşbaşkanlarının siyasi iradesi, teröristlerin tanıklıkları, kasaptaki ete soğan doğramayan "Atlantikçilerin" suskunlukları, sahte dijital deliller, sehvenler, medya-basın yoluyla "darbecilerle mücadele ediyoruz" propaganda psikolojik savaşlarıyla “TSK’ da bir kesim tasfiye” edilerek bir Türkiye Guantanamo’su yaratıldı.
Bırakın yolsuzluk operasyonlarının arkasında dış güç, o bu varmış, şu kadar para kaybettik demeyi de asıl orduya kurulan kumpas sonucu hayati önemdeki stratejik kayıplarımızı anlatın!