İran'ın nükleer çalışmalarının bölge için tehdit olacağı tartışmalarının başladığı ilk günlerde Başbakan çıkışmıştı: “Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun üyesi olmayan İsrail, nükleer silahının olduğunu açıkça kabul ediyor. Ancak uluslararası camiadan şimdiye kadar İsrail’e karşı herhangi bir çağrı ya da tutum görmedik. Biz de uluslararası camiaya diyeceğiz ki ‘Bu konuda niçin bir tutum takınmıyorsunuz? Biz bölgede bundan rahatsızlık duyuyoruz’ ”
Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleştirdiği Amerika ziyaretinde yaptıkları ortak açıklamada Obama, “Tabiki İran’ın nükleer silahlara ulaşmaması konusunda hemfikiriz. Bölgede bir silahlanma yarışını istemiyoruz” demiş, Erdoğan konuya girmeden, “Bir çok alanda güçlü işbirliği içindeyiz” demekle yetinmişti.
Bölgede İran’ın nükleer silaha kavuşmasından en çok rahatsız olan ülke İsrail. Öyle ki, yaptırımların işe yaramayacağı düşüncesiyle Cenevre görüşmelerinden de pek memnun olduğu söylenemez. İsrail’in İran’a sert cevap verilmesini istemesinin arkasındaki gerçek; İran’ın nükleer silah elde etmesiyle Türkiye ve Mısır başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin nükleerleşme yarışına gireceğini düşünüyor bunu da kendisine ve bölge politikasına tehdit görüyor olması. İşte bu yüzdendir ki İsrail, “Gerekli gördüğü noktada İran’ın nükleer tesislerini tek başına vurabileceğini”açıklayarak zaman zaman gözdağı veriyor.
Diğer taraftan, Japonya ile imzalanan nükleer santral anlaşması, Türkiye’nin nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyuma kavuşacağı spekülasyonlarına sebep olmuştu. Ve biz; kaset, tape furyası içinde seçime kilitlenmişken seçime beş kala (25 Mart) Hollanda’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye adına “Yüksek Zenginleştirilmiş Uranyumdan Arınma” taahhüdüne imza attı. Havuz basınında “Tarihi anlaşma” diye sunulan imzayla bağımsız nükleer bir güç olabilme ihtimali dahi şimdiden ortadan kaldırılmış oldu. Türkiye’nin yakın, uzak gelecekte nükleer silah elde edip etmemesi farklı bir tartışma konusu elbette. Ancak atılan imzayla Türkiye’nin gerekli gördüğü zaman ve konjünktürde nükleerleşmesinin şimdiden engellenmesi, ne kadar bağımsız(!) bir siyaset izlendiği hakkında güçlü bir ipucu vermesi bakımından önemli.
İsrail’in , Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’ye uyguladığı turizm ambargosunu, Gül’ün attığı imzayla birlikte kaldırması, hemen ardından Gazze ablukasının kaldırılma şartı unutularak iki taraftan gelen normalleşme açıklamalarını aynı kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
İsrail’in bölgedeki güvenlik kaygılarını gideren imzayı ağızlarına almayanların muhalif olan herkesi “İsrail işbirlikçisi” ilân etmeleri, “İsrail dölü” demeleri manidar bir çelişki olsa gerek.
Sırf aynı görüşte değil diye o sözlerin hak edildiğini sananlarınsa, bundan sonra bir kez daha düşünmesi ve sorgulaması gerekmez mi?
Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleştirdiği Amerika ziyaretinde yaptıkları ortak açıklamada Obama, “Tabiki İran’ın nükleer silahlara ulaşmaması konusunda hemfikiriz. Bölgede bir silahlanma yarışını istemiyoruz” demiş, Erdoğan konuya girmeden, “Bir çok alanda güçlü işbirliği içindeyiz” demekle yetinmişti.
Bölgede İran’ın nükleer silaha kavuşmasından en çok rahatsız olan ülke İsrail. Öyle ki, yaptırımların işe yaramayacağı düşüncesiyle Cenevre görüşmelerinden de pek memnun olduğu söylenemez. İsrail’in İran’a sert cevap verilmesini istemesinin arkasındaki gerçek; İran’ın nükleer silah elde etmesiyle Türkiye ve Mısır başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin nükleerleşme yarışına gireceğini düşünüyor bunu da kendisine ve bölge politikasına tehdit görüyor olması. İşte bu yüzdendir ki İsrail, “Gerekli gördüğü noktada İran’ın nükleer tesislerini tek başına vurabileceğini”açıklayarak zaman zaman gözdağı veriyor.
Diğer taraftan, Japonya ile imzalanan nükleer santral anlaşması, Türkiye’nin nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyuma kavuşacağı spekülasyonlarına sebep olmuştu. Ve biz; kaset, tape furyası içinde seçime kilitlenmişken seçime beş kala (25 Mart) Hollanda’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye adına “Yüksek Zenginleştirilmiş Uranyumdan Arınma” taahhüdüne imza attı. Havuz basınında “Tarihi anlaşma” diye sunulan imzayla bağımsız nükleer bir güç olabilme ihtimali dahi şimdiden ortadan kaldırılmış oldu. Türkiye’nin yakın, uzak gelecekte nükleer silah elde edip etmemesi farklı bir tartışma konusu elbette. Ancak atılan imzayla Türkiye’nin gerekli gördüğü zaman ve konjünktürde nükleerleşmesinin şimdiden engellenmesi, ne kadar bağımsız(!) bir siyaset izlendiği hakkında güçlü bir ipucu vermesi bakımından önemli.
İsrail’in , Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’ye uyguladığı turizm ambargosunu, Gül’ün attığı imzayla birlikte kaldırması, hemen ardından Gazze ablukasının kaldırılma şartı unutularak iki taraftan gelen normalleşme açıklamalarını aynı kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
İsrail’in bölgedeki güvenlik kaygılarını gideren imzayı ağızlarına almayanların muhalif olan herkesi “İsrail işbirlikçisi” ilân etmeleri, “İsrail dölü” demeleri manidar bir çelişki olsa gerek.
Sırf aynı görüşte değil diye o sözlerin hak edildiğini sananlarınsa, bundan sonra bir kez daha düşünmesi ve sorgulaması gerekmez mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder