3 Temmuz 2014 Perşembe

MG.-3.7.2014-Kimsenin görmediği imza!

İran'ın nükleer çalışmalarının bölge için tehdit olacağı tartışmalarının başladığı ilk günlerde Başbakan çıkışmıştı: “Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun üyesi olmayan İsrail, nükleer silahının olduğunu açıkça kabul ediyor. Ancak uluslararası camiadan şimdiye kadar İsrail’e karşı herhangi bir çağrı ya da tutum görmedik. Biz de uluslararası camiaya diyeceğiz ki ‘Bu konuda niçin bir tutum takınmıyorsunuz? Biz bölgede bundan rahatsızlık duyuyoruz’ ”

Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Mayıs ayında gerçekleştirdiği Amerika ziyaretinde yaptıkları ortak açıklamada Obama, “Tabiki İran’ın nükleer silahlara ulaşmaması konusunda hemfikiriz. Bölgede bir silahlanma yarışını istemiyoruz” demiş, Erdoğan konuya girmeden, “Bir çok alanda güçlü işbirliği içindeyiz” demekle yetinmişti.

Bölgede İran’ın nükleer silaha kavuşmasından en çok rahatsız olan ülke İsrail. Öyle ki, yaptırımların işe yaramayacağı düşüncesiyle Cenevre görüşmelerinden de pek memnun olduğu söylenemez. İsrail’in İran’a sert cevap verilmesini istemesinin arkasındaki gerçek; İran’ın nükleer silah elde etmesiyle Türkiye ve Mısır başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin nükleerleşme yarışına gireceğini düşünüyor bunu da kendisine ve bölge politikasına tehdit görüyor olması. İşte bu yüzdendir ki İsrail, “Gerekli gördüğü noktada İran’ın nükleer tesislerini tek başına vurabileceğini”açıklayarak zaman zaman gözdağı veriyor.

Diğer taraftan, Japonya ile imzalanan nükleer santral anlaşması, Türkiye’nin nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyuma kavuşacağı spekülasyonlarına sebep olmuştu. Ve biz; kaset, tape furyası içinde seçime kilitlenmişken seçime beş kala (25 Mart) Hollanda’da yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye adına “Yüksek Zenginleştirilmiş Uranyumdan Arınma” taahhüdüne imza attı. Havuz basınında “Tarihi anlaşma” diye sunulan imzayla bağımsız nükleer bir güç olabilme ihtimali dahi şimdiden ortadan kaldırılmış oldu. Türkiye’nin yakın, uzak gelecekte nükleer silah elde edip etmemesi farklı bir tartışma konusu elbette. Ancak atılan imzayla Türkiye’nin gerekli gördüğü zaman ve konjünktürde nükleerleşmesinin şimdiden engellenmesi, ne kadar bağımsız(!) bir siyaset izlendiği hakkında güçlü bir ipucu vermesi bakımından önemli.

İsrail’in , Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’ye uyguladığı turizm ambargosunu, Gül’ün attığı imzayla birlikte kaldırması, hemen ardından Gazze ablukasının kaldırılma şartı unutularak iki taraftan gelen normalleşme açıklamalarını aynı kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

İsrail’in bölgedeki güvenlik kaygılarını gideren imzayı ağızlarına almayanların muhalif olan herkesi “İsrail işbirlikçisi” ilân etmeleri, “İsrail dölü” demeleri manidar bir çelişki olsa gerek.

Sırf aynı görüşte değil diye o sözlerin hak edildiğini sananlarınsa, bundan sonra bir kez daha düşünmesi ve sorgulaması gerekmez mi?

29 Haziran 2014 Pazar

M.G-26.6.2014-Ordunun yeni yeri ve rolü

Balyoz darbe iddialarıyla ilgili haberin ilk defa Taraf Gazetesi’nden yayınlanmasından üç gün sonra Mahir Kaynak 23 Ocak 2010 Star Gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyor: "Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ile ordunun ideolojisi uyuşmuyordu. O halde bu ideoloji değişecek ama ordunun etkinliği azalmayacak hatta artacaktı. Silahlı kuvvetlerdeki bazı dokümanlar ele geçirildi ve bunlar bir darbe hazırlığına uygun biçimde yeniden düzenlenerek kamuoyuna sunuldu ve darbe karşıtlığının yerleşmesi ve bu tavrın genelleşmesi sağlandı. Kimse açıktan darbeciliği savunamazdı ve bu kadar yaygın olan tartışmanın dışında kalamazdı. Kamuoyuna sunulan belgeler orijinal değildi ve elde edilen bazı bilgiler değiştirilmiş ve bir darbe planına uygun hale sokulmuştu. Eğer bu belgelerin, bir kısmının bile, değiştirilmiş olduğu tespit edilirse Ordu aleyhine yapılan yayınların maksatlı ve gerçek dışı olduğu kanıtlanmış olacaktı. Zaten ortaya atılan iddialar bunu kolaylaştırıyordu. Mesela camiye atılacak bir bomba her kesimdeki halkı iktidar etrafında birleştirir ve bir darbeyi imkansız hale getirirdi. Bir darbecinin asla düşünemeyeceği bir eylem söz konusu idi. İstikrarı bozmak için eylemlerde askerlerin yer alacağı söyleniyordu. Bir tek asker bile böyle bir eylemi yaparken yakalanırsa, ki bu kaçınılmazdı, darbe yapılamazdı. Çünkü ordu kurtarıcı olarak yönetime el koyardı. Eylemi yapanla kurtarıcı aynı kurum olamazdı. Şimdi çok akıllı bir biçimde yürütülen projenin ikinci safhasındayız. Belgelerin değiştirilmiş olduğu ortaya çıkacak ve ne darbe kalacak ne de ordu düşmanlığı.”

Mahir Kaynak’ın bahsettiği Türkiye’nin dünyadaki yeni rolü ve yeri ne olabilir peki? Başbakan, iktidarın ilk yıllarından beri kendini BOP eşbaşkanı olarak tanımladığına ve eşbaşkanlıktan istifa ettiğini bugüne kadar açıklamadığına göre, Türkiye’nin rolü ve yeri BOP; TSK da bu rolle uyuşmuyor olmalıydı, ki pek çok önemli kaynak 2003’te TSK’nın Irak’a PKK terörü ve Türkmen’lerin korunması için bağımsız girmek istediğini söyleyerek uyuşmazlığı! ifade ediyor. Balyoz darbe iddiaları ile pek çok general, muazzaf subayın tutuklanması, ordunun “yeni role”, BOP’a uyumlu hale getirilmesi için düşünülen bir tasfiye planı. O halde, ordunun yeni yeri ve rolüne uyumlu hale getirilmesinde görevlilerden biri, orduda bir kesimle birlikte (ete soğan doğramayanlar olabilir) belki de en önemlisi SAVCIsı, siyasi iradesi olarak BOP eşbaşkanı olacaktı elbette. Siyasi irade olmadan böylesine büyük bir kumpas kurulamazdı.

Meydanlarda “Darbeciler, darbelerle mücadele ediyoruz, bize darbe yapacaklardı” diye siyasi rant elde edenler, şimdi tüm sorumluluktan bir anda sıyrılrmış, “Milli orduya kumpas kuruldu, kandırıldık, safmışız, paralel yaptı her şeyi” diyorlar. İçeri atarken “darbecilik” üzerinden siyasi rant sağlayanlar, “Biz olmasaydık çıkamazlardı” diyerek yine rant devşirmeye çalışıyorlar.

Mahir Kaynak’ın dediği gibi, ordunun rolü ve yerinin, “Yeni Türkiye”nin yeni rolü ve yeri ile uyumlu hale getirme planı başarılı oldu. Planın ikinci safhasına geçildi; ordunun “uyum sürecinde” yıkılan imajının düzeltilmesi.